21 Haziran 2013 Cuma

Ağlatan adam: Hemingway

  Ernest Hemingway, caz çağı Amerika'sının en önemli yazarlarından birisiydi. ''Kankası'' Scott Fitzgerald'la birlikte modern Amerikan edebiyatının da en önemli yazarlarından birisidir aynı zamanda. Büyük bir yazardır, kafasını içki şişesinden kaldırdığı anlarda, Tolstoy derecesine bile ulaşabilir. Ancak her yazarın olduğu gibi, onun da çekemeyenleri vardı tabii.

  Herhangi sıradan bir gün, bir cemiyet toplantısında, onu çekemeyen edebiyatçılardan birisi Hemingway'e ne derece yetenekli olduğunu sorar, Hemingway ''Senin hayal bile edemeyeceğin kadar.'' diye yanıt verir. Bunun üzerine muhatabı ona, 10 kelimeyi geçmeyen, etkili bir hikaye yazıp yazamayacağını sorar. ''Eğer bunu yazmayı becerebilirsen, ve buradaki herkesi derinden etkilersen...'' der, ''o halde yeteneklerin önünde saygıyla eğileceğim.'' Birkaç yıl önce bebeğini kaybeden Hemingway, bu düelloyu kabul eder. 10 kelimeye bile ihtiyaç duymaz, 6 kelimelik bir dram öyküsü yazar. Orada bulunan hiç kimse gözyaşlarına hakim olamaz, tıpkı o günden onlarca yıl sonra bile okuduğumuzda bizim de tutamadığımız gibi. Hikaye şöyledir: 

''Satılık;
Bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.''

16 Haziran 2013 Pazar

Kutsal Kitaplardan sonraki en bilge metin ''Siddhartha''



 Bir Brahman'ın oğlu olan Siddhartha, kendi köyünde kapalı kaldığı sırada hem rahatlığın hem de ayrıcalığın tadını çıkarır. Ancak büyüdükçe, kalbi bilgelik ve yeni deneyimler kazanma arzusuyla tutuşur. Babasına niyetini açan Siddhartha'yla çocukluk arkadaşı Govinda, bir grup gezgin derviş olan Samanalara katılmak için güvenli evlerini terk ederler. Hesse'nin romanı ilerledikçe Siddhartha'nın üzüntü ve acılarla dolu bir dünyada anlam ve gerçeği kesintisiz arayışını izleriz.

 Hem Hindu hem de Budist öğretilerden etkilenen Siddhartha, organize dinin dikte ettiği doktrinleri ve ruhun iç tahrikleri arasındaki gerilimi ustaca irdeler. Siddhartha yaşlandıkça temel bir gerçek yavaş yavaş hem ona hem de bizlere görünür hale gelir: Kendi kendini geliştirmenin tek bir yolu, hayatın nasıl yaşanacağına ilişkin tek bir formül yoktur. Hesse, bir dine, felsefeye veya herhangi bir inanç sistemine körü körüne bağlanarak ruhani bir hayat yürütme, çabalama ve kendimizi anlamlı ölçüde geliştirme yönündeki düşüncelerimize meydan okur. Bunun yerine her anın, her zaman yeni, canlı ve ebediyen değişen gerçeğini yakalamaya çalışmamız gerekir. Hesse bu canlı ve devinimsel duyguyu ifade etmek için nehir gibi güçlü bir sembol kullanır.



 Hayata, ölüme ve anlam(sızlığ)a dair yazılan bu müthiş metin, okurunu uçurumun kenarına itecek güce sahiptir, şüphesiz. 

 Oradan sonra gökyüzüne ("gökyüzü", ki en sevdiği kelimedir büyük şair İlhan Berk´in) mi, yoksa boşluktan aşağıya mı bakılacağı sevgili okura kalır.

 Her ikisi de bir yolculuktur ne de olsa. Göğün yüzünde serin uğultusunu duyarsın nehirlerin, kıyısında ömrünün kalanını geçirebileceğin. Uçurumdan aşağı kendini bırakacağın tarifsiz boşluktaysa Kamala´nın sıcak kucağı vardır belki de, yerin yüzünü öğretecek sana. Adına hayat dedikleri. 


 Bu romandaki deha, ana mesajının, Siddahartha'nın hayatının son yıllarını yanı başında geçirdiği bir nehrin yüzeyi kadar doğal ve parıldayarak akan bir anlatımla verilmiş olmasıdır.

 Çocuk insanlar, hüzünlenen, kavga eden, paylaşan küsen, öfkelenen.
 Eski bir şamana, bilge Gautama'a, insanlara tepeden bakardı ilk başlarda. Gelgelelim zamanla, karışınca aralarına küçümsedikleri değerler içinde esas bilgeliğe ulaşana dek.
 İnsanları insan olduğu için seviniz. Yaşam kavgalarıyla onlara ait her biri farklı olan özellikleriyle insan sevilir.
Eski bilgelik arayışlarına bir eleştiri de barındırır. Esas ermişliğe ulaşmak bizzatihi yaşamakla mümkündür, der. Bizler dağlara ovalara çekilip bilgeliği bulmaya çalışıyoruz yaşamadıklarımız hakkında yorumlar yapıyoruz. Bir takım ritüellerle, olacak iş değil demektedir adeta.
 Bu bir insanlık, bu bir sevgi kitabıdır. Alın okuyun ve tekrar okuyun. İnsan olmanın şerefine...



                                                              KÜNYE


Kitap İsmi: Siddhartha
Yazar: Hermann Hesse
Yayın Yılı: 1922
Yayınevi: Can Yayınları                              8/10
Sayfa Sayısı: 125
Baskı: XIV. Baskı

7 Mayıs 2013 Salı

İlk izlenim: Dan Brown'dan ''Cehennem''



  Dan Brown, okumaktan her zaman büyük keyif aldığım, tarihi bilgilerle dolu, tarikat öykülerine değinen, bol Hollywood soslu, güzel aksiyon kitapları yazar. Melekler ve Şeytanlar'da (Angels & Demons) yarattığı başkarakteri Robert Langdon'ı çok sevmiş olacak ki, diğer kitaplarında da vazgeçmedi ondan. İlluminati tarikatını didik didik ettiği Melekler ve Şeytanlar'ın hemen ardından gelen ve bu kez ''Kutsal Kase'' serüveninin peşine düştüğü Da Vinci Şifresi adlı kitabında da başkarakter payesini Langdon'a vermişti Dan Brown. 2009 yılında çıkan ve bu kez Masonlar'la ilgilendiği, içerisine Noetik Bilim'i de eklediği romanı Kayıp Sembol'ün de başkarakteri, Tüvit Ceketi ve Mickey Mouse'lu saatiyle Robert Langdon'dı. O kitaptan sonra derin bir sessizliğe gömülen yazarın merakla beklenen yeni kitabını açıklamasının ardından, tüm hayranları başkarakterin tekrar Langdon olup olmayacağını merak etmeye başladı. Hayranlarını pek merakta bırakmadı Dan Brown ve çıkış tarihiyle birlikte müjdeyi de verdi: Kitap 14 Mayıs'ta çıkacaktı ve başkarakteri tekrar Robert Langdon olacaktı.

  Çıkış tarihi biraz ilgi çekici. Kitabın piyasaya çıkacağı tarih, İngilizce'de 5-14-13 diye yazılıyor ki bu tarihi tersten okuduğumuzda karşımıza 3,1415 çıkıyor, Pi Sayısı yani! Bu ipucu, bizlere Robert Langdon'un yeni macerasında her neyle uğraşacaksa, eski cebir yöntemlerini yeniden hatırlaması gerektiğini söylüyor, aynı zamanda biz okurların da tabii.

  Dan Brown, kitabın büyük bölümünün İtalya'da olmak üzere Avrupa'da geçeceğini duyurdu. Konu olarak da Dante Alligheri'nin İnferno'sunun izinde geçen bir macera olacağı söylentileri dolaşıyor. Dan Brown, Kayıp Sembol'de mekan olarak İstanbul Soğanlı'yı da kullanmıştı. Bu kitabın Avrupa'da geçiyor olması, Dante ve Roma tarihi gibi sebeplerle bu kitapta da İstanbul'un yer alacağı söylentileri ayyuka çıkmışken, aşağıdaki fotoğraf bu düşünceleri iyice alevlendirdi:



  Dan Brown, Sultanahmet'ten çekilmiş bu fotoğrafı resmi Facebook adresinden yayınladı. ''İstanbul'dan hoşuna giden bir manzarayı paylaşmış işte, ne var?'' diyecek olanlara da, Dan Brown'un dikilitaş merakını ve eserlerindeki dikilitaş izlerini tekrar bir gözden geçirmelerini öneririm.

  Kitap 14 Mayıs'ta, Altın Kitaplar etiketiyle, Ciltli ve Karton Kapak seçenekleriyle, bütün dünyayla aynı anda Türkiye'de kitap satan mağazalardaki raflarda yerini alacak. Merakla beklediğimiz bu kitabın, Kayıp Sembol'ün bünyemde yarattığı hayal kırıklığını yaratmaması ve Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Dijital Kale ayarında olması dileğiyle...


Dan Brown

13 Nisan 2013 Cumartesi

Almanca Okumaları -3- / Die Verwandlung ''Dönüşüm'' - FRANZ KAFKA

''Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.''

  Dünya üzerinde bugüne kadar yazılmış bütün kitaplar içerisindeki yazılmış milyarlarca cümle arasındaki en ünlü cümle bu olsa gerek. İmkansız bir gerçekliğin, böylesine duru bir şekilde verilmesi... Belki de bu yüzden son derece inanılır. Kafka'nın tüm yapıtlarının özüdür bu cümle. Varoluş sancıları içerisindeki insanların ruhsal bunalımları ve böcekleşmiş yaşamlarını işlemez mi diğer yapıtlarında da zaten? Bu romanının -ya da uzun öyküsünün- tek farkı, hep kendisini hissettiren bu durumun alenen vücut bulmasıdır sadece.

  Gregor Samsa, bir böceğe dönüştüğü gerçeğiyle yüzleştiğinde panikler. Ancak bu panik, bu olağanüstü durumun yarattığı korku değildir, hayır hayır, bu değildir kesinlikle. Onun korkusu bu durum yüzünden işine geç kalacağı ve işinden olacağı korkusudur. Nitekim müdürünün evlerine gelmesiyle bu korkusu gerçekleşir de. Modern insanın kendi varoluşunu bırakıp toplum normlarıyla var olmaya çalışmasının müthiş bir parodisidir bu. (''Parodi mi?'' dediğinizi duyar gibiyim. Ancak ben Kafka'nın yapıtlarında ciddiyetten çok, ince bir alay bulurum. İnce bir mizahla örer bence öykülerini.) İleride Camus'un müthiş bir başarıyla yaratacağı ''saçma'' felsefesinin öncülü, temelleridir belki de bu. Ayrıca ''insan olma'' ve ''varlığının bilincinde olma''nın giderek yitirilişine bir ağıttır aynı zamanda.

  İktidar, Samsa'nın babasıyla simgelenir. Uyuyan pasif halksa anne figürüdür. Abla, farkındalığı olan ancak gücü yetmeyen aydın kesimin  yansımasıdır. Samsa ise, toplumdan dışlanan ''farklı olan''ların bayrak adamıdır.(Bu yönüyle de alegorik bir eserdir Dönüşüm.)

  Eve alınan hizmetçi ile, her şey değişmeye başlar. Hizmetçinin tecrit altındaki Samsa'ya sataşmaları, evin dikkatini tekrardan bu farklı mahlukun üzerine çeker. Samsa, sivri çıkışlar yapmadığı müddetçe yaşayabilir bu evde, aksi takdirde iktidarın sopasını bulacaktır üzerinde. Nitekim öyle de olur. Annesini korkudan bayılttığı bir günün sonunda -bunu istememişti şüphesiz.- babası tarafından üzerine atılan bir elma ile -elma, hmm... Sakın Adem ile Havva meseline bir telmih olmasın?- cezalandırılır ve farklılığı tekrar hissettirilir ona.

  Artık evin erkeği çalışmadığından, evin yarısı kiraya verilir. Kendi evlerinde hizmetçi durumuna düşmüşlerdir artık. Samsa, güzel bir akşam yemeği sırasında keman çalan kız kardeşini dinlemek için odasından dışarı çıkar. Her şeyi göze almıştır artık, zincirlerini kırmıştır. Ancak aile, sahip olduğu bu ''öteki''den utanır ve sakladıkları bu gerçeğin kiracıları önünde mükemmel görünümlerini bozmasını istemez. Bu yüzden bu ''farklı cins yaratık'', bu ''dışlanmış canlı'' yok edilir. Toplum ötekiden kurtulmuş ve sahte bir huzura kavuşmuştur. Ama acaba gerçekten mutlu mudur? Hiç sanmam. Bana göre, toplum yeni bir öteki yaratmak için inzivaya çekilmiştir ve fırsatını bulduğunda kaçırmayacaktır. Öteki olmadan beriki olmaz çünkü...

Bir Karakter Analizi

Gregor Samsa

  Kafka ve Samsa... Birbirine ne kadar da çok benzeyen iki isim değil mi? Kafka, kendi varoluşunu kimi zaman Josef K. olarak, kimi zaman Samuel olarak, kimi zaman da Samsa olarak yansıtır kalemine. Bunlar hep toplumun dışına ittiği kahramanlardır, tıpkı yazarı gibi. Samsa, topluma uymak için çabalayan, asla haksız kazanç elde etmeyen, işinin başında, her zaman dakik, ideal insan tipini oluşturur. Ancak toplumun bu ideal insanı bile, böceğe dönüştüğünde kendisinin yanında kimseyi bulamaz. Toplum böyledir çünkü. Sen ona uyduğun sürece sana uyar. Aksi takdirde, gram değerin yoktur toplumun önünde. Dışlanırsın anında, cüzzamlı gibi, toplum istemez yanında öylelerini çünkü. Samsa'ya yapılan da budur işte. Öteki olarak bulur kendini, bir sabah son derece bağımsız düşlerinden uyandığında. Ne olduğunun önemi yoktur, ister böcek olsun, ister bir hipopotam, ya da bir ornitorenk. Öteki olması yeterlidir toplum için.

12 Nisan 2013 Cuma

Almanca Okumaları -2- / Schahnovelle ''Satranç'' - STEFAN ZWEİG

  Stefan Zweig, kitabında şöyle anlatır satrancı:

  ''Kuralların oyununun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu? Bütün karşıt çiftlerin bir kerelik birleşimi değil mi?''

  Ne kadar da doğru bir açıklama bu... Tam uygunu. Gerçekten de öyle değil mi? Satranca oyun demek haksızlıkların en büyüğüdür gerçekten de. Satranç bir bilimdir, bilim kadar ehemmiyetlidir en azından. Ama her şeyden öte bir tutkudur, yaşama tutkusu. Zweig, zıtlıkların birlikteliğini işlediği bu kitabında, en büyük zıtlık olarak bunu koyar önümüze:Satrancı bir bilim olarak gören Czentovic ile onu bir tutku olarak hisseden, adeta yaşayan Dr.B.'yi sunar okurlarına ve finalde galip eder birisini.

  Anlatıcımız, -ismini tüm öykü boyunca öğrenemeyiz bir türlü- bir gemi yolculuğunda karşılaşır Czentovic ile. Nasıl farkına varılmaz ki onun, bunca basının ilgisi onun üzerindeyken. Czentovic dünya şampiyonu bir satrançcıdır ve bu yolculuğun ilgi çekmesi de son derece normaldir esasında.

  Czentovic, aklı pek iyi işleyen birisi değildir aslında. Uzun süre düşünmeden karar veremez, konuşmayı pek beceremez, hatta düpedüz kabadır da. Meziyeti ise sonsuz sabrıdır. Bir konu -ya da hamle- hakkında sabaha kadar düşünebilir belki de. Bu yönleriyle satranç şampiyonluğuna yürümüştür zaten. (Bu arada, Czentovic, Avrupa'yı uçurumun kenarına sürüklemiş ve onulmaz yaralar açmış, kitabın yazarı Stefan Zweig'ı da Brezilya'ya sürgüne göndermiş Adolf Hitler'i simgeler.)

  Yazar burada Dr.B.'yi takdim eder okuruna. Nazi işkencelerine dört ay gibi bir süre boyunca maruz kalmış ve hayata bir montun içinde bulduğu bir satranç kitabıyla tutunmuş bir kaybedendir Dr.B...

  Bu kitap sayesinde, hiçbir fikri olmadığı satrancın bütün inceliklerini öğrenmiş ve dört yüz farklı oyun tipini ezberlemiştir. Ancak bu da yeterli gelmemeye başlar Dr.B.'ye. Çünkü tüm hamleleri ezbere bilmektedir artık. O da, beyin satrancı oynamaya başlar. Artık beynini ikiye bölecek ve iki farklı kişiymiş beyninde satranç oynayacaktır. Bu onun beyin hummasına yakalanmasına neden olur, ancak aynı zamanda müthiş bir satranç ustası doğmuştur.

  Bu zeki, çabuk kavrayışlı, maharetli, işkence altındaki mahkum da direkt olarak yazarı, Stefan Zweig'i temsil etmektedir. Kendisini intihara sürükleyen sebeplerin okumasını da yapabiliriz bu sayede, çünkü Dr.B.'yi anlamak, Zweig'ı anlamaktır biraz da.

  Yazar, öyküsünün son bölümünde, bu iki karakteri karşı karşıya getirir. Bir yanda, sabrı, çirkinliği, başarıyı, Nazi Almanya'sını, Adolf Hitler'i simgeleyen Czentovic, bir yanda aklı, zekayı, güzelliği, adaleti, yazarı Stefan Zweig'ı simgeleyen Dr.B.. Taşlar dizilir ve oyun başlar.

  Dr.B. oyunun çok ilerisinden ilerlemektedir. Tabladaki hamlelerinin dört-beş adım ilerisindedir zihninde. Czentovic ise o anki hamleye bile uyum sağlayamamaktadır. Bu oyuna da yansır zaten. Dr.B. hiç düşünmeden -ya da vakit kaybetmeden diyelim- hamlesini  yaparken, Czentovic en basit hamlesi için bile en az on dakika beklemektedir, bu da oyunu soğutur tabii...

  Oyun ilerler ve beklenen olur: Dr.B., Czentovic'i yenmiştir. Gerçek yaşamda intikamını alamayan yazar, eseriyle başarır bunu. Bir çeşit zihinsel tatmin diyelim, ancak haklı bir tatmin.

  Ancak o sırada hiç olmaması gereken bir şey olur: Czentovic'in başka bir maç teklifini kabul eder Dr.B. ve başarısız olur bu sefer, ve o gün bir daha asla satranç oynamayacağını beyan eder, roman da biter böylece. Bizlere kalan büyük bir iç burukluğu olur sadece...

11 Nisan 2013 Perşembe

Almanca Okumaları -1- / Der Kontrabass ''Kontrbas'' - PATRİCK SÜSKİND

  Sanatçı bir anne ile babanın oğlu kahramanımız. Kontrbas çalma konusunda çok başarılı bir devlet sanatçısı. Ayrıca çaldığı enstrümana da aşık birisi. Peki gerçekten de öyle mi?

  Monolog şeklinde ilerleyen bir piyes aslında bu. Tek perdelik ve tek karakterlik bir oyun.

  Bu oyunla ilk kez 2008 yılında, İstanbul Devlet Tiyatroları Bakırköy Sahnesinde tanışmıştım. 13 yaşlarındayken izlediğim bu oyundan müthiş etkilenmiş ve hemen araştırmaya başlamıştım internetten. İşte Süskind'ın muhteşem eseriyle tanışmam da o zamana rastlar.

  Oyunun başında kahramanımız, sahneye çıkar ve sanat hakkında düşüncelerinden bahseder. Ona göre sanat, hani bizim Fecr-i Aticiler gibi, ''şahsi ve muhteremdir.'' bir bakıma. Ona ilgiye muhtaç bir kadın gibi ilgi göstermeli ve ilgilenmeliyiz onunla. Ardından çaldığı enstrümanla ilişkisine geçeriz onun.

  Başlangıçta çok iyi şeyler duyarız kahramanımızdan çaldığı enstrümanla ilgili. Çıkardığı bas sesin kalitesinden, tellerinin ve yaylılarının mükemmelliğinden, tasarımının harikalığından dem vurur uzun bir süre. Kontrbas'ın bulunmadığı bir orkestranın her zaman eksik kalacağını söyler sürekli. Ona göre kontrbas bir orkestranın ''prima balerini'' gibidir. Çok, çok, çok ama çok önemlidir onun için.

  Ancak oyunun ilerleyen bölümlerinde tüm düşüncelerinin bu yönde olmadığını öğreniriz kahramanımızın. Kontrbasa yağdırdığı tüm bu övgüler boşa gider adeta, çünkü bu ''primadonna'', bu ''kahire çiçeği'', bu ''prima balerin''in aslında öyle olmadığından bahsetmeye başlayarak bir anda çark eder, kendisiyle çelişmek pahasına...

  Önce kontrbasın çalanı üzerinde yarattığı fiziksel sıkıntılardan bahsetmeye başlar. Kontrbas çalmaya başlayan bir insan, ileride sahip olacağı bel fıtığı hastalığını başka yerlerde aramamalıdır, çünkü enstrümanın suçudur bu, der anlatıcımız.

  Ardından kontrbasın önemsizliğinden bahsetmeye başlar. Bir orkestra kontrbassız da yapabilir pekala... Ayrıca kontrbas orkestranın en önemsiz parçasıdır, en arkalara itilmiş bir tenekeden ibarettir. Senfonilerde kendine ait bir bölümü olmayan yegane yaylıdır, kemanın, viyolanın ve diğer yaylıların hepsinin kendi özel alanları vardır, ancak kontrbasın yoktur!

  Taşıması da zor bir enstrümandır, öyle her istediğinizde yanınıza alamazsınız, bu açıdan piyanoya benzer, ancak piyano taşımaya gönüllü birilerini her zaman bulabilirsiniz, şansa bakın ki, kontrbasın ismini dahi bilmeyen onlarca insan vardır!

  Ayrıca kontrbas çalarak da bir yere varılamaz ki! Bir piyanocu, bir kemancı, bir perküsyoncu, hatta bir davulcu bile orkestra şefi olabilir, ancak bir kontrbasçı olamaz. Gerçi buna bir engel yoktur, ancak bugüne kadar bir tek kontrbasçının bile orkestra yönettiği ne görülmüş, ne de duyulmuş şeydir.

  Süskind'in bu anti-kahramanını böylesi çelişkilerin içerisinde bırakırız oyunun sonunda. Problemlerini çözemez ve tekrar kontrbasını çalmak için yanımızdan ayrılır.

  Süskind, kontrbas üzerinden ördüğü bu ''yer yer alegorik'' öyküsünde, herkesin az-çok yaşadığı ''ne onla, ne onsuz'' paradoksunu çok iyi işler. Yarattığı kahramana isim koymaz, çünkü o kahraman bizizdir zaten, her okuyanın ismini alan bir ayna gibidir o. Bizleri anlatır, herkesin bir kontrbası vardır der ve onunla olan hastalıklı ilişkisini sorgulatır okuyana, başarısı da buradadır zaten...