Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Franz Kafka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2013 Salı

En Sevdiğim Kitaplar

  Blogu açtığımdan beri vardı kafamda böyle bir listeyle karşınıza çıkmak. Nasip kısmet işleri, bugüne denk düştü anca.
  Kitaplarla içli dışlı olan herkesin vardır kendisine göre bir ''en iyiler'' listesi. Kimisi ''en sevdiklerini'' koyar bu listeye, kimisi objektif olarak ''en güzellerini''. Benim listem ikisinin bir karışımı gibi sanki. Çok sevdiğimden bu listede olanlar da var, okurken pek keyif almadığım, ama bitirdikten sonra beni uzunca bir süre düşündürenler de. Ama her halükarda, benim en iyilerim bunlar, öyle ya da böyle. Başlayalım.

 1. Dava - Franz Kafka 


  En sevdiğim yazar Kafka'nın, en başarılı bulduğum eseri ''Dava'', bu listemde de ipi en önde göğüslüyor. Ortaya koyduğu sürreal ortam, rahatsız edici derecedeki gerçekçi bakışı, yarattığı atmosfer ve çok başarılı kalemiyle, kesinlikle çok çok çok başarılı bir eser Dava. Güncelliğini yayımlandığı günden beri hiç yitirmedi, yakın gelecekte de yitirecek gibi gözükmüyor. Gizemi hala çözülemedi, çok katmanlı alegorik yapısı sebebiyle, her çözülen imgelemi, yeni bir imgelemi doğuruyor, bu da, kitabı okuyanların hala keşfedecek çok şeyleri olduğu anlamına gelir. Şahsi olarak, okuduktan sonra Hukuk Fakültesi hayallerinden vazgeçmem çok kısa bir zaman dilimini almıştı. İkinci okumamda ise, Tanrı ile olan ilişkilerimizi işleyen yapısına hayran kaldım. Yakında çizgi romanını da elime almayı düşünüyorum, o okumadan sonra da birçok yeni şeyler keşfedeceğimden eminim. Kesinlikle okunması elzem kitapların başında geliyor, insanı anlamak, bireyi anlamak, devleti anlamak, hukuğu anlamak, yasayı anlamak, tanrıyı anlamak ve de en önemlisi, hayatın önemini anlamak için bir göz atmakta fayda var derim ben. Ayrıca Kafkaesk esintilerinin de Şato'yla birlikte en yoğun gözlemlenebildiği romandır Dava, belirtmeden geçmeyelim.

2. Yabancı - Albert Camus


   Bu kitapla ilgili konuşulacak her şey konuşuldu, söylenecek her şey söylendi zaten. Tekrar tekrar söylenebilecek tek şey, kesinlikle kışkırtıcı ve anı derecede muazzam bir eser olduğu. Bireyin topluma yabancılaşmasını ve toplumsal normların altüst oluşunu bundan daha iyi ele alan bir eser yok kesinlikle. Camus, kesinlikle en başarılı gözlemini ortaya koyuyor bu romanında. (Romancı Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Veba'ya, düşünen Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Sisifos Söyleni'ne de bir göz atın.) Bir Arap'ı öldürdüğü için değil, annesinin cenazesinde gözyaşı dökmediği için cezaya mahkum edilen Meursault'un trajedisinde, toplumun çürük yapısına ayna tutar Camus. Toplumsal yapının yozlaşmışlığını ve insanı bir birey olarak değil bir meta olarak görüşünü de yansıtır eserine. Ayrıca milliyetçi olmayan bakışıyla da hümanist bir görüntü çizer: Meursault sadece o toprakların insanı değil, dünya üzerindeki herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı da olabilir, bunu hissettirir okuruna Camus. Çok başarılı bir toplumsal gözlemin çok başarılı bir ürünüdür, Camus'un da Sisifos Söyleni'yle birlikteki zirve noktasıdır ayrıca.

3. Suç ve Ceza - Dostoyevski


  Dünya üzerinde üstadın bu başyapıtını okumayan kaldı mı? Raskolnikov'un düşüşünü ilmik ilmik dokuyuşundaki o ustalık, ruh halini kişiye yansıtmada gösterdiği beceri, mekan betimlemelerinin karakterler üzerindeki etkisini başarıyla ortaya koyduğu kalemiyle, belki de gelmiş geçmiş en ünlü metine imzasını koydu Dostoyevski. Dünyada kutsal kitaplardan ve Shakespeare'in piyeslerinden sonra en çok okunan metin ''Suç ve Ceza'', ve bunu da sonuna kadar hak ediyor. Rus edebiyatının ezelden beri büyük bir hayranıyım. Özellikle Gorki, Tolstoy ve Dostoyevski beni ayrı ayrı çok etkiliyorlar. Bu roman, Anna Karenina ile birlikte kesinlikle Rus Edebiyatının zirve noktasını temsil ediyor. Kaçımız Raskolnikov'un tefeci kadını öldürme konusundaki düşüncelerine katılmadık ki? Kaçımız Razumihin ile kardeş olmak istemedik? Kız kardeşinin fedakarlığına kaçımız üzülmedik? Sibirya günlerinde, kaçımız hüzün duymadık? Ahlakçı ya da değil, Suç ve Ceza kesinlikle bir psikoloji başyapıtıdır ve gelmiş geçmiş en sağlam kitaplardan da birisidir, benim listemde de üçüncü sıradan giriş yapmıştır.

4. Denemeler - Montaigne

  Başucu kitabım! Öylesine söylemiyorum bunu, kelimenin tam anlamıyla öyle çünkü. Montaigne gibi müthiş bir filozofun hayat hakkındaki mülahazaları, günün her an, her saati elimin altındadır. Birazcık soluklanmak için dışarı mı çıktım, yanıma denemeleri alırım. Bir kahve molası mı verdim, iPhone'umdan denemeleri okumaya dalarım. Çünkü böylesi bir dehanın, hayat hakkındaki uzun uzadıya yaptığı düşünüşlerinin ardından ortaya koyduğu bu eseri, yaşamımızın her anında bize yardımcı olacak bir rehber kitap niteliği taşır. Bir kez okumak asla yetmez! Çünkü bu, bir kerede okunarak anlaşılabilecek bir eser değildir. Bazı bölümleri, gençlik dönemimize hitap eder, bazılarını anlamak için biraz daha olgunlaşmak gerekir, bazı bölümleri ise düpedüz yetişkinlere yöneliktir. İhtiyarlıkta ise, tüm hayatımızı gözler önüne sermemize ve belki de yaşamdaki misyonumuzu tam olarak anlayabilmemize olanak sağlar, o kadarını bilemiyorum. Ama her ne olursa olsun, herkesin okuması, üzerinde düşünmesi, tekrar okuması, özümsemesi, tekrar okuması ve üzerinde tartışması gereken bir eser ''Denemeler''. Bu yapıtın üzerine, Stefan Zweig gibi bir deneme üstadının Montaigne üzerine yazdığı deneme de okunursa, birçok şey yerli yerine oturacaktır diye düşünüyorum.

Blogdaki eserle ilgili yazım: Çok iyi bir kitap, çok ''Denemeler''

5. Silmarillion - J.R.R. Tolkien

  Bu kitabı anlatmaya nereden başlamalı? Bir Kutsal Kitap olduğu konusunda anlaşmıştık önceden sizinle. Geçenlerde 2. kez hatim ettiğim bu büyük eser, en sevdiğim roman ayrıca. İngiltere'de adam akıllı bir mitolojik destanın olmamasına kafası atan Tolkien'in, İngilizlere destan armağanıdır bu. Arda evrenini yaratan İluvatar'ın, çocuklarına çobanlık etmesi için dünyaya gönderdiği Ainur'un ve isyan eden Vala eskisi Melkor'un (Morgoth) savaşının öyküsünü anlatır Silmarillion. Kitap içinde roman içinde öykü içinde destan gibi çok ilginç bir kurguya sahiptir. Dili hafiftir, ama karakter sayısı ve olay örgüsü son derece karmaşıktır, bu sebeple okuması biraz zordur, ama bitirdiğinizde, hemen tekrar okuma isteği yaratır insanda. Bu destanı son yazılarımda son derece ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım, o yüzden burada da detaya girmek istemiyorum, merak edenler Bir roman olarak ''Silmarillion'' ve Kutsal Kitap olarak ''Silmarillion'' adlı yazılarıma da bir göz atabilir. Bu destanı Mitolojik ve alegorik olarak inceleyeceğim son yazım da yakında blogda sizlerle olacak. :)

6. Baba - Mario Puzo

  ''Ona reddedemeyeceği bir teklif sunacağım.'', ''Dostlarını yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.'', ''Dostluk ve para zeytinyağı ve su gibidir.'', ''Ailesiyle vakit geçirmeyen bir adam gerçek bir adam değildir.'', ''Eli çantalı bir hırsız eli silahlı bir hırsızdan daha çok çalar.'', ''Para silahtır ama siyaset, tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir.'', ''Sakın bana masum olduğunu söyleme çünkü bu benim zekama hakarettir.'', ''En zengin insan, en güçlü arkadaşlara sahip olan insandır.'', ''Düşmanlarından nefret etme bu senin yargılama yetini etkiler.'', ''Kadınlar ve çocuklar dikkatsiz olabilir, ama erkekler dikkatli olmak zorundadır.'', ''Fredo... Sen benim abimsin ve seni severim. Ama sakın bir daha aileye karşı birisinin tarafını tutma! Sakın!'', ''Sicilya'da, kadınlar tabancadan bile tehlikelidir.'', ''Tüm bu işlerle Santino uğraşacak diye düşünürdüm. Ve Fredo. Fredo da iyi olurdu. Ama senin bulaşmanı asla istemedim. Tüm yaşamım boyunca hep çalıştım. Aileme bakmak için yaptığım işlerden dolayı özür dilemem. Ve, kodamanların tuttuğu iplerle oynatılan bir kukla olmayı reddettim her zaman. Kimseye özür borcum yok. Benim seçtiğim yol bu. Ama düşünüyorum da, sen yapabilirdin. Belki sen de o ipleri tutanlardan biri olabilirdin. Senatör Corleone, Vali Corleone falan...''
  Gerçekten, bir şeyler söylemek gerekli mi?

7. Otomatik Portakal - Anthony Burgess

  Hem film hem roman versiyonu efsane olan çok az yapıt vardır, Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) da bunlardan birisi. Hangisi daha büyük karar veremiyorum bir türlü, Stanley Kubrick'in başyapıtı mı, yoksa Anthony Burgess'in fast-food romanı mı?(Neden böyle dediğimi anlamak için Anthony Burgess'in Tuhaf Hikayesi'ne bir göz atmanızı tavsiye ederim.) Her ikisi de ayrı ayrı güzel olsa da, Burgess'in eseri çok az farkla önde geliyor benim için, tüm o klasik müzikler ve tabii ki üstad Beethoven'a rağmen. Bunun sebebi, ağır bir dili, hızlı bir kurguya yedirebilmeyi ve çok ağır sistem eleştirisi yapan ağır bir konuyu, ağırlığını kaybettirmeden rahatlıkla okutabilmeyi başarmasında sanırım. Ayrıca filmin sonundan daha etkileyici bulduğum romanın sonu da bunda bir nebze de olsa etkili. Yine de, Stanley üstada saygıda kusur etmek istemem, bilenler bilir zaten ona olan sevgi ve hayranlığımı. Okuması sarkastik bir keyif veren bir kitap bu, psikolojik olarak çok derin açıklamalara girişiyor, yarattığı dönemin ruhunu da okura birebir yansıtmayı başarıyor. Her yönüyle çok iyi, roman için oluşturulmuş argo dil de çok başarılı. Benim en iyi Kitaplar listemin de önemli bir parçası ayrıca.

Romanla ilgili yazım: Ağıt, Günümüz Gençliği Üzerine ''Otomatik Portakal''

8. Hayvan Çiftliği - George Orwell 

  1984 için, Hayvan Çiftliği'nden daha iyidir derler. 1984'ü okumadım, o yüzden doğrudur, yanlıştır bilmiyorum, ama Hayvan Çiftliğinin ne denli büyük bir ''peri masalı'' olduğunu ve sesinin ne denli kuvvetli olduğunu pekala biliyorum. Orwell'ın sistem eleştirisi yaptığı bu alegorik eser, okuması son derece keyifli ve üzerinde düşünmesi de bir o denli yorucu bir masal. Her bir hayvanın, tarihten önemli bir kişiyi temsil ettiği kitapta, özellikle Napoleon = Stalin ön plana çıkan karakter oluyor. Orwell'ın Komünizm'den Faşizm'e geniş bir yelpazede sistem eleştirisine soyunduğu eserinde, ucundan kıyısından dokundurmadığı tek sistem Kapitalizm olarak kalıyor, ki geçen yıllarda ortaya çıkan ''Hayvan Çiftliği sipariş bir eser mi?'' ve ''Orwell Amerikan casusu muydu?'' sorularının ciddiyetini artıran bir unsur bu. Ancak öyle ya da böyle, bu sorular doğru da olsa yanlış da, anlattıklarından ve güncelliğinden bir şeyler yitirmeyecek bir eser bu, ancak anlamını yitirecektir şüphesiz ki.

Romanla ilgili yazım: Bir Peri Masalı ''Hayvan Çiftliği''

9.Çocuk Kalbi - Edmundo de Amicis 

  Çocukluğumun kitabı, ilk gençliğimin kitabı, hayatımın kitabı. Bana kitap okumayı sevdiren kitaptır bu. Daha henüz 2.sınıfa giderken, abimin öğretmeni öğrencilerine bu kitabı ödev vermiş, abim de kitap okumayı pek sevmeyen birisi olduğu için, bu kitabı aldığı gibi kitaplığın karanlık köşelerine fırlatmıştı. Ben de çocuk aklıyla, bu defterin kabını çok beğendiğimden, içinde ne olduğunu hep merak etmiştim, ama abimin kızacağı düşüncesiyle hiç açmamıştım. Sonunda merakım korkuma galip geldi ve o defterin kapağını kaldırdım, bir de ne göreyim, önümde kelimeler deryasından oluşan bir kitap duruyordu. Okumaya başlamamla kendimi bambaşka bir dünyada bulmam bir olmuştu. O günden sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.(Hüzünlü bir melodi)
  Ama çocuklara hitap eden tarafı bir yana, yetişkinlere de söyleyecek çok sözü var Çocuk Kalbi'nin. Bir çocuğa iyilik yapmak istiyorsanız, ona Çocuk Kalbi'ni okutun, demiş bir düşünür. Ne de güzel söylemiş. Çocuklara bir şeyler öğretmek istiyorsanız, onlara Çocuk Kalbini okutun. Çocukları anlamak istiyorsanız, Çocuk Kalbini okuyun.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Kafka'nın zihninde rahatsız edici bir yolculuk ''Ceza Kolonisinde'' (Anlatılar -1)



  Geçenlerde Franz Kafka'nın 130. doğum yılıydı hatırlarsınız. Ben de bununla ilgili bir iki şey karalamıştım hatırlarsanız. Bu dönemin 'anlam ve önemi üzerine', ben de Kafka anlatılarına gömüldüm belli bir süre. Onun o 'hasta' zihninde gezindim amiyane tabirle. Ve sağ salim çıkmayı başardık, ama bir parça da değiştik tabii.

  Kafka'nın anlatılarında ilk bakışta göze çarpan şey, hayata karşı duyduğu umutsuz bakış açısı oluyor kesinlikle. Hayattan umudunu kesmiş ve yaşamaya değer görmeyen birinin anlatılarını okuyorsunuz sayfalar boyu. Ancak romanlarından farklı olarak, daha girift yapısı olan, iç içe geçmiş anlatılardan ve yer yer aforizmalardan oluşuyor Ceza Kolonisinde. Müthiş bir kaliteyle başlayıp sonunu bağlayamadığı anlatılardan, saçma sapan, ne dediği anlaşılamayan konulara, mükemmel ötesi yaratımlardan sıradan öykülere dek çok çeşitli yelpazede, son derece tatmin edici bir deneyim yaşıyorsunuz adeta. Örneğin bu derlemeye de adını vermiş olan Ceza Kolonisinde adlı öyküsünü okurken, ağzımın açık kaldığını ve Kafka'yı ayakta alkışlamamak için kendimi zor tuttuğumu söylemeliyim. Aynı şekilde, aynı zamanda Amerika romanının da ilk bölümü olan ve oradan çok iyi bir şekilde aşina olduğum Ateşçi öyküsü de son derece kaliteli ve şapka çıkarttıracak cinstendi. Daha önce okumuş olduğum ve hayran kaldığım Açlık Sanatçısı bölümünü de, yüzümde müstehzi bir ifadeyle tekrar okumanın keyfini tattım. Aynı oranda pek beğendiğim diğer anlatıları da, kitaplara girmemiş, hiçbir yerde yayınlanmamış olan Duacıyla konuşma, Sarhoşla konuşma ve diğer iki anlatısıydı(isimleri şu anda aklıma gelmiyor.) Bu derecede beğenmediğim, ancak kalitesini belli eden ve babasıyla kötü olan ilişkisinin izlerinin ilk bakışta sürülebildiği hüküm adlı öyküsü de iyiydi. Ancak daha önce de okuyup pek beğenmemiş olduğum bir köy hekimi bölümünde tekrardan hayal kırıklığı yaşadım. Seyir adlı bölüm ise, beni pek şaşırttı. Bazı anlatılarına bayılırken, bazılarından nefret ettim, bazılarını çok saçma buldum, bazılarıysa dahiyaneydi. Özellikle binici beyler bir düşünmeli adlı anlatısında, kendimi tutamayıp kahkahalar attığımı söyleyebilirim.

  Kafka'nın bilindik trüklerinin, Kafkaesk yapının özünün çok net gözlemlenebildiği bir eser Ceza Kolonisinde. Kafka okumaları yapan herkesin bir göz atması gereken çok değerli bir yapıt. Kafka'ya yeni başlayanlar ise, Dönüşüm ve Dava'yı okumadan bu eseri ellerine almamaları bence yerinde olur.

Kafka'nın zihninde ufak bir gezinti: ''Yasa Önünde'' adlı kısa öyküsü

kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek istediğini söyler. kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. adam düşünür taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar; "belki," der kapıcı "ama şimdi giremezsin."

kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. bunu fark eden kapıcı gülerek der ki; "madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam."

taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. "nihayet kanun kapısıdır, herkese, her vakit açık bulunması gerekir" diye düşünür. ama üzerindeki kürk paltoyla kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp, onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisinin, giriş iznini koparıncaya kadar beklemek olduğuna karar verir.

kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanıbaşına oturtur. günler ve aylar boyu burada oturur adam. pek çok kez içeri koyverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır kapıcı'yı. kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar. ama büyük kişilerinki gibi kayıtsızlıkla sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyveremeyeceğini yeniden açıklar.

bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. hani kapıcı verilenlerin hepsini alır ama bir yandan da; "bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum demeyesin diye" der.

taşralı adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur kapıcı'yı. öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel görür. onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken giderek yaşlanır. kendi kendisine homurdanıp durur. zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı kapıcı'ya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, onlara bile kendisine yardım etmeleri, kapıcı'nın gönlünü yapmaları için dil döker.

sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar kapıcı'ya sormadığı bir soruya dönüşür. giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından, kapıcı'ya el eder. aradaki boy farkı zamanla taşralı adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır kapıcı.

"hala nedir öğrenmek istediğin bakalım?" diye sorar; "amma da açgözlüymüşsün!" adam bunun üzerine; "benim bildiğim, herkes kanuna varmak için çaba harcar. peki nasıl oldu da bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?"'

kapıcı adamın artık son anlarını yaşadığını görür. onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır; "çünkü yalnızca senin içindi bu kapı. gideyim de kapayayım artık."


                                                                KÜNYE



Kitap İsmi: Ceza Kolonisinde: Anlatılar-1
Yazar: Franz Kafka
Yayın Yılı: 2009
Yayınevi: Can Yayınları                               7/10
Sayfa Sayısı: 224
Baskı: IV. Baskı

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Hasta Adam: Kafka'nın 130. Doğum Yılı Sebebiyle bazı Mülahazalar



  Kafka'yı anlatmaya nereden başlamalı? Dikkat çeken bir tipi yok, düpedüz alelade. Kısa boylu, zayıf, hasta görünümlü. Sanki o an orada bulunmak istemiyormuş gibi, aslında hiçbir zaman hiçbir yerde olmak istemiyor gibi. Hiçliğin tam ortasında, çıkmak istiyor, ama çıkışı bulamıyor. Kendisine yardımcı olacak bir baba figürü de yok besbelli. Yapmak istediği, ulaşmayı hedeflediği büyük ülküleri var sanki, anlamak için gözlerinin ta en derinine bakmanız gerek, çünkü bunları içine gömmüş belli, su yüzüne çıkartmıyor, çıkartmamaya çalışıyor daha doğrusu. Kendince haklı sebepleri de var, hukuk öğrenimini yarıda bırakmış, başarısız bir iş hayatı olan, kadınlarla arası iyi olmayan, -Prag genelevlerini iyi bilir bilmesine, ama düzenli bir sevgilisi yok, hatta hiç yok, sevdiği demiyorum dikkat- cemiyete girdiğinde dikkatleri çekmeyen, -bazı kaynaklar Kafka'nın son derece yakışıklı olduğundan, boyunun son derece uzun olduğundan ve cemiyetin ''yakışıklılarından'' olduğunu söyler, ama birazdan paylaşacağım fotoğraf sanırım bunları çürütmeyi tek başına becerecektir- yakın arkadaşı Max Brod ile kaçar göçer, pek de samimi olmayan(gerçi kitaplarını kendisine emanet etmiştir. Sanırım buradan, Kafka'nın samimiyetini göstermeyen, daha çok içinde yaşayan bir kişiliği olduğu sonucunu çıkarabiliriz.) babasıyla arası bozuk bir kişilik sonuçta. Peki bu ''çürük kişilik'', nasıl oldu da 21. yy. edebiyatının en başarılı, en büyük, en ikonik, en ilgi çeken, en magazinsel ve anlaşılması en zor yazarı oldu? Cevap basit: Çürük bir yaşantıya karşılık, pırıl pırıl bir zeka, müthiş bir gözlem ve zehir gibi bir akıl ile, ayrıca mükemmel bir üslup ve eserlerindeki zamansızlık tozuyla. 



    Kafka, şahsi olarak en sevdiğim yazardır. Onu Camus takip eder. Kafka'nın yarattığı dünya, insanı öylesine sarıp sarmalar, öylesine büyük sıkıntılara sürükler ki... Okurken can çekişirsiniz adeta, Ceza Kolonisindeki mahkumun yerine kendinizi koyar, acılar içinde debelenirsiniz, Yasa önüne kadar gelir, ancak kendi basiretsizliğiniz yüzünden geçmeyi beceremezsiniz, Karl Rossman olursunuz, Amerika'ya kaybedenleri oynamaya gelirsiniz, Kadastrocu K. olur, hiç ulaşamayacağı Şato'ya ulaşmaya çalışmasını okurken yorulursunuz. Kendinizi bulunduğunuz andan kopartır, zaman-mekan algısını kırar bir bakıma, günümüz gerçeğini alternatif bir gerçeklikte, en acı şekilde yüzümüze vurur. Tanrı hakkında düşündürtür, yasaların ve yargının kokuşmuşluğunu fark ettirir, modern aile yapısının çarpıklığını fark etmenizi sağlar. Kendi çektiği sıkıntıları, size de yaşatır okurken, hepsi de güncelliğini koruyan sıkıntılardır. 

Kafka, yaşamı boyunca baba figürüyle hep sıkıntı yaşamıştır, babasıyla yaşadığı gerilimli ilişki, eserlerine de yansımıştır bitabii. Bu etkileri en net şekilde Hüküm, Dönüşüm ve pek tabii Babaya Mektup eserlerinde gözlemleriz. Babaya Mektup'ta, babasına yazdığı mektuplarda, o muhteşem edebiyatçının en çıplak halini gözlemleriz: Babası karşısındaki korkak halini. Babasıyla yüz yüze gelse asla konuşamayacağı şeyleri,mektuplar aracılığıyla bildirir ona, kendi fikirlerini ve düşüncelerini bu yönle ona aktarma fırsatı bulur. Hüküm öyküsünde ise, hiç var olmamış Moskova'daki bir arkadaşına mektup yazan bir kişinin, babasına duyduğu sahte ilgi maskesinin, yine babası tarafından bu yolla düşürülmesi anlatılır. Dönüşüm'de ise baba, aynı zamanda bir tanrı simgesidir: Adem'i yasak elma yediği için cennetten kovan Tanrı'nın! Burada baba, Samsa'yı odadan kovmak için, tekrar tanıdık bir nesneyi kullanır, kızıl elma. Tanrının kulunu terbiye etmesidir bu. Kafka'nın babasına bakış açısı da bu şekilde daha net okunabilir: Kendisine şefkat sunan birisinden çok, kendisini terbiye eden birisi olarak görür onu. 

  Yukarıda bahsettiğim o ''karizmatik Kafka'' fotoğrafını da paylaşiyim yeri gelmişken. Kafka, sahilde, kumların üzerinde, müthiş karizması ve yakışıklılığıyla arz-ı endam ederken. :)

O zamanlardan Samsa'nın geleceği belliymiş. ehehe

  Kafka, günümüzü derinden etkilemiş, son derece büyük ve kaliteli bir yazardır. Ben okurum diyen her kişinin en az bir eserini mutlaka görmesi, lezzetini tatması gerekmekte bence. Onu okumadan edebiyat hakkında bir şeyler söylemeye çalışmak, çok yavan ve eksik kalır, tıpkı Dostoyevski, Sartre okumadan olacağı gibi. Dün, onun 130. Doğum Günüydü, iyi ki doğmuş, iyi ki o sıkıntıları yaşamış ki onları özümseyerek bu mükemmel eserleri meydana getirmiş, iyi ki Max Brod'la arkadaş olmuş, iyi ki eserlerini Max Brod'a yakması için emanet etmiş ve iyi ki Max Brod bu emaete iyanet ederek bu eserleri bizlere kazandırmış ki bizler de Kafka'yla tanışabilmişiz. Günün anlam ve önemine dair, Kafka'yı anmak adına yapılabilecek en iyi şey, onun anlatılarını alıp okumaya dalmaktır şüphesiz, ben de tam onu yapıyorum şu an. Keyifli okumalar. :)



 Bu da benden hediye: En sevdiğim öykülerinden olan ''Açlık Sanatçısı''ndan bir bölüm...

"... açlık gösterilerinin tam anlamıyla memnun kalmış tek seyircisi yine kendisi olabilirdi. gel gelelim açlık şampiyonu da bir başka bakımdan asla memnunluk duymuyordu; belki de kendi şahsına karşı beslediği hoşnutsuzluk, onun bu kadar zayıflamasına yol açmaktaydı."

kendinden bu denli hoşnut olmamak. burda bay kafka'nın açlık şampiyonu karakteriyle kendini eşleştirdiği söylenebilir. lakin bu noktada, kafka'nın hâlen tanrı-yazar olarak hikâyesini yazmadığını görmek çok güzel, ne alçakgönüllülük. yukardaki alıntıdaki 'belki de' lafının tazeliği:

-peki neden aç kalmak zorundasın?
-çünkü ister istemez(!) aç kalmak zorundayım,
-bak sen! peki, neden aç kalmak zorundasın?
-çünkü.. çünkü hoşuma giden yemek bulamıyorum. bulsam inanın ki böyle bir ün peşinde koşmaz, ben de sizin gibi, başkaları gibi karnımı tıka basa doyururdum.

hayır, hoşnutsuzluk değil bu kadar zayıflamasına yol açan şey. bu kadar basit. başkalarından farklı olmamızın nedeni bu kadar basit. yalnızca hoşuna giden bir yemeğin olmaması farklı kıldı. kafkayı farklı kılan hangi basit neden? alçakgönüllülük yalnız biri olurdu şüphesiz’’

13 Nisan 2013 Cumartesi

Almanca Okumaları -3- / Die Verwandlung ''Dönüşüm'' - FRANZ KAFKA

''Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.''

  Dünya üzerinde bugüne kadar yazılmış bütün kitaplar içerisindeki yazılmış milyarlarca cümle arasındaki en ünlü cümle bu olsa gerek. İmkansız bir gerçekliğin, böylesine duru bir şekilde verilmesi... Belki de bu yüzden son derece inanılır. Kafka'nın tüm yapıtlarının özüdür bu cümle. Varoluş sancıları içerisindeki insanların ruhsal bunalımları ve böcekleşmiş yaşamlarını işlemez mi diğer yapıtlarında da zaten? Bu romanının -ya da uzun öyküsünün- tek farkı, hep kendisini hissettiren bu durumun alenen vücut bulmasıdır sadece.

  Gregor Samsa, bir böceğe dönüştüğü gerçeğiyle yüzleştiğinde panikler. Ancak bu panik, bu olağanüstü durumun yarattığı korku değildir, hayır hayır, bu değildir kesinlikle. Onun korkusu bu durum yüzünden işine geç kalacağı ve işinden olacağı korkusudur. Nitekim müdürünün evlerine gelmesiyle bu korkusu gerçekleşir de. Modern insanın kendi varoluşunu bırakıp toplum normlarıyla var olmaya çalışmasının müthiş bir parodisidir bu. (''Parodi mi?'' dediğinizi duyar gibiyim. Ancak ben Kafka'nın yapıtlarında ciddiyetten çok, ince bir alay bulurum. İnce bir mizahla örer bence öykülerini.) İleride Camus'un müthiş bir başarıyla yaratacağı ''saçma'' felsefesinin öncülü, temelleridir belki de bu. Ayrıca ''insan olma'' ve ''varlığının bilincinde olma''nın giderek yitirilişine bir ağıttır aynı zamanda.

  İktidar, Samsa'nın babasıyla simgelenir. Uyuyan pasif halksa anne figürüdür. Abla, farkındalığı olan ancak gücü yetmeyen aydın kesimin  yansımasıdır. Samsa ise, toplumdan dışlanan ''farklı olan''ların bayrak adamıdır.(Bu yönüyle de alegorik bir eserdir Dönüşüm.)

  Eve alınan hizmetçi ile, her şey değişmeye başlar. Hizmetçinin tecrit altındaki Samsa'ya sataşmaları, evin dikkatini tekrardan bu farklı mahlukun üzerine çeker. Samsa, sivri çıkışlar yapmadığı müddetçe yaşayabilir bu evde, aksi takdirde iktidarın sopasını bulacaktır üzerinde. Nitekim öyle de olur. Annesini korkudan bayılttığı bir günün sonunda -bunu istememişti şüphesiz.- babası tarafından üzerine atılan bir elma ile -elma, hmm... Sakın Adem ile Havva meseline bir telmih olmasın?- cezalandırılır ve farklılığı tekrar hissettirilir ona.

  Artık evin erkeği çalışmadığından, evin yarısı kiraya verilir. Kendi evlerinde hizmetçi durumuna düşmüşlerdir artık. Samsa, güzel bir akşam yemeği sırasında keman çalan kız kardeşini dinlemek için odasından dışarı çıkar. Her şeyi göze almıştır artık, zincirlerini kırmıştır. Ancak aile, sahip olduğu bu ''öteki''den utanır ve sakladıkları bu gerçeğin kiracıları önünde mükemmel görünümlerini bozmasını istemez. Bu yüzden bu ''farklı cins yaratık'', bu ''dışlanmış canlı'' yok edilir. Toplum ötekiden kurtulmuş ve sahte bir huzura kavuşmuştur. Ama acaba gerçekten mutlu mudur? Hiç sanmam. Bana göre, toplum yeni bir öteki yaratmak için inzivaya çekilmiştir ve fırsatını bulduğunda kaçırmayacaktır. Öteki olmadan beriki olmaz çünkü...

Bir Karakter Analizi

Gregor Samsa

  Kafka ve Samsa... Birbirine ne kadar da çok benzeyen iki isim değil mi? Kafka, kendi varoluşunu kimi zaman Josef K. olarak, kimi zaman Samuel olarak, kimi zaman da Samsa olarak yansıtır kalemine. Bunlar hep toplumun dışına ittiği kahramanlardır, tıpkı yazarı gibi. Samsa, topluma uymak için çabalayan, asla haksız kazanç elde etmeyen, işinin başında, her zaman dakik, ideal insan tipini oluşturur. Ancak toplumun bu ideal insanı bile, böceğe dönüştüğünde kendisinin yanında kimseyi bulamaz. Toplum böyledir çünkü. Sen ona uyduğun sürece sana uyar. Aksi takdirde, gram değerin yoktur toplumun önünde. Dışlanırsın anında, cüzzamlı gibi, toplum istemez yanında öylelerini çünkü. Samsa'ya yapılan da budur işte. Öteki olarak bulur kendini, bir sabah son derece bağımsız düşlerinden uyandığında. Ne olduğunun önemi yoktur, ister böcek olsun, ister bir hipopotam, ya da bir ornitorenk. Öteki olması yeterlidir toplum için.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Kafka'nın ''Şato''su




    ''Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.'' ''Biri Joseph K.'ya iftira atmış olmalıydı çünkü hiçbir kusur işlememiş olmasına rağmen bir sabah ansızın tutuklandı.'' ''Bir hizmetçi kız onu baştan çıkardığı ve ondan çocuk sahibi olduğu için fakir anne babası tarafından Amerika'ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Rossmann, artık yavaşlamakta olan gemide New York limanına girerken, çoktandır gözlediği Özgürlük Heykelini birdendire sanki güçlenen güneş ışığında  gördü.'' Kafka'nın romanlarında konuya bodoslama dalışına alışkınız. Şatoda da değişen bir şey yok. Hiç bir betimlemeye girmeden, farisi sözcükler kullanmadan, direk derdini anlatmaya girişiyor bu yapıtında da. ''Gecenin geç bir vakti köye vardı K.'' Ve bir daha da çıkamıyor o köyden..

    Kafka'nın Şato'su (orijinal olarak; das Schloss) kesinlik ve şüphe, ümit ve korku, mantık ve saçmalık, düzen ve kaos ikilemleri üzerine kurulmuş bir başyapıt. Diğer yapıtlarından ayrılan nokta ise (belki sadece Amerika(Kayıp) ile benzetebileceğimiz) umudunun olması. Şato'yu kesinlikle tek bir yapıt olarak düşünmemek gerek. Kafka'nın Dava'sının devamı gibi okumalara son derece açık -ve de uygun- bir eser karşımızdaki. Benzerlikler baş karakterden başlar, -İkisinin de ismi K.'dır.- kadınlara bakış açısı noktasında belirginleşir,-Kafka'nın tüm yapıtlarında kadınlara karşı sert ve uygunsuz  bir bakışı vardır ve bu bakışını, fahişelerle olan geçmişine yormak mümkün. Ancak kadın olgusu Amerika ve Dönüşüm eserlerinde güvenilmez ancak güven verici figürlerken, Dava ve Şato'da tamamen çıkarcı ve uygunsuz bir cinsiyete dönüşür.- toplum yapısına bakışı ile birbirinin devamı hüviyeti kazanır ve bürokrasi noktasında yek hale gelir. Ayrıca Dava ve Şato eserlerinin çıkış noktası da aynıdır. İkisi de, Kafka'nın muazzam kısa öyküsü ''Yasa önünde'' öyküsünün uzun versiyonları gibidir. Bu ve bunun gibi benzerlikler, Dava ile Şato'yu sadece yazar bakımından değil, tema ve konu bakımından da kardeş eserler olarak görmek mümkün. Tabii bunun sonucunda, Şato'suz bir Dava ya da Dava'sız bir Şato okuması yapmaya çalışmak, çok yetersiz ve sağlıksız olacaktır diye düşünüyorum. İki eser arasındaki temel fark, yazımın başında da belirttiğim gibi Şato'nun daha umut dolu olmasından ileri gelmekte. Dava yaşama kapkara gözlerle bakar, K.'nın davayı kazanma şansı yoktur ve K. da davayı kazanmak uğruna hiçbir şey yapmaz, büyük bir kabullenmişlikle karşılar her şeyi. Dava'daki atmosfer, kesinlikle sonucun kötü olacağı yönünedir. Şato'da ise umut vardır. K., sürekli Şato'yu bulmaya çalışır ve kendisini hep şato'ya yakın hisseder, şato tarafından atanmış bir kadastrocudur sonuçta. Klamm'ın onunla haberleşiyor olması da onun umutlarını arttırır. Kısa yoldan söylemek gerekirse, Dava kanserken, Şato tedavisi henüz keşfedilmemiş ama ilkel yöntemlerle yenilebilen bir hastalıktır. Umut hissi her zaman vardır. Ancak faydasız bir umuttur bu. Hancının karısının dediği gibi, Şato seninle asla iletişime geçmez ve sen de asla Şatoyla iletişime geçemezsin. Yani şatonun umut dolu olduğunu söylememize rağmen, bir çözüm sunmadığını da belirtmeliyim. Yazar, kazanamayacak olsak da savaşmamız gerektiğini önerirmiş gibi bir hava hakim kitaba.



  Biraz da Kafka'nın Şato metaforuna göz atalım. Kafka'nın K. 'sının bakışının üzerinde sabit duramadığı şeyin  kendisidir Şato. Kaçmanın, tepede olmanın, bulanık ve kaygan olmanın, her şeyin elden gelmesinin, sistemin ulaşılmaz iç mantığının unutmayla, unutulmayla, hatırlama ve hatırlatmayla ilişkiye girdiği insan köylerinin yönetim merkezi ya da Gregor Samsa'yı böceğe çeviren sihirli ama çirkin işlerin, insan olmanın hiçbir değerini gözetmeyen modern dünyanın,-kadastrocular atayan- öz mekanıdır. Şundan eminiz ki bir ''Şato'' var, saklıyor kendisini ve yaşama tümden hakim. Buna ister bürokrasi deyin, ister Tanrı, ister devlet. Genel kanıya göre, Şato cennet olarak nitelenmiştir, K. ise cenneti arayan yalnız bir yabancı. Ancak işin kolayına kaçmak gibi geliyor bu bana. Her şey bu kadar basit olamaz.

  Bana göre Şato devlettir. Köy ise uyuyan ve itaat eden toplumu temsil eder. Şato köyün üzerinde, kendisine sorgusuz sualsiz itaat edecek toplumu baskı altında tutar. Memurlar, onların sekreterleri, kalem odaları, haberci ve kuryeler ise Dava'da çok net gördüğümüz karmaşık ve çoğu zaman tıkanan bürokrasinin sembolüdür. Kafka yapıtında, mükemmel bir ''başkaldırı'' örneği sunar. Köye kadastrocu olarak atanan ancak kitabın sonunda aslında kadastrocu olmadığını anladığımız K., çok masumane bir sebeple köye geliş sebebini arayan başkaldıran insanı temsil eder. Başkaldırısı çok masumane ve kabul edilebilir bir düzeydedir, tek amacı geliş amacını ve görevini anlamaktır. Ancak sistem, her şeyi olduğu gibi, onu da öğütür ve K., ilk geldiği zamanki isteğiyle Şatoyu aramayı bırakır. Onun yerine, dışlandığı topluma tekrar geri kazanılmak ister. Kafka, burada ortaya öyle bir tipleme koyar ki, sayfaları çevirme hızınıza kendiniz bile şaşırırsınız: Barnabas ailesi! Bu son derece varlıklı ve köyün kalburüstü ailelerinden biri olan ailenin, tüm varlığını kaybetmesi için, kızlarının şatonun basit bir memurunun koynuna girmeyi reddetmesi yeterli olmuştur. Günümüzde de durum bundan ibaret değil midir? Devletler dokunulmaz durumda değil mi? Herhangi bir memur bile, toplumda istediği insanı gözden düşürebilecek güce sahip. Bu da, Kafka'nın gözlem yeteneğini gözler önüne seren bir durum olsa gerek. Kafka'nın kitaptaki büyük başarısı da tam olarak burada yatıyor. Başkaldıran insan tiplemesindeki K.'nın davasından haklı olmasına rağmen hemen vazgeçip kendini şato'nun gazabından koruması, ancak Barnabas ailesinin davalarında direnip şatonun gazabına uğraması. K.'nın Olga Barnabas ile yüzleşmesi ise, dillere destan.

  Vikipedi'den öğrendiğimize göre kitabın tasarlanan sonu, şu şekilde. K. ölene kadar köyde yaşayıp Şato'dan haber bekleyecek. Ancak ölüm döşeğinde, Şato'dan kendisine işe kabul edildiğine dair bir mektup gelecek, ancak K. bunu okuyup hayata gözlerini yumacak. Tam bir Kafka sonu! Bürokrasiye edilebilecek en büyük küfür belki de. 90 yaşındaki hastalara, 2027'ye randevu veren bir bürokrasimiz olduğu düşünüldüğünde, kesinlikle doğru bir tespit.Kafka'ya da böyle bir son yakışırdı zaten.

  Son olarak toparlamak gerekirse, Şato, karamsar bir ruhun okuyucuyu nasıl kendi karanlığında boğduğuna dair nadide bir örnek. Yazarın romanda yarattığı merak, gizem duygusunu müthiş tetikliyor ve her sayfayı büyük bir hızla çevirmenize neden oluyor, ancak her şey yerinde sayıyor. Siz ise bunu büyük bir keyifle okumaya devam ediyorsunuz. Çok mazoşistçe bir eser olduğu kesin! Kesinlikle okuyunuz, okutunuz ve içerisinde kaybolunuz.



Altı Çizilesi



  • K'nın kendini sürekli yolunu kaybedeceği ve kendinden önce hiç kimsenin yaşamadığı yabancı bir yerde, havasının bile kendi memleketindeki havanın bir parçası olmadığı yabancı biri olarak hissettiği; insanın yabancılıktan boğulacağı ve bu yabancılığın anlamsız ayartmalarının karşısında insanın devam etmekten ve yolunu kaybetmekten başka hiç bir şey yapamayacağı duygusuna kapıldığı saatler geçti.
  • Bütün kadınlar memurları sever. Memurlar kendilerini sevmese bile.

                                                               KÜNYE



Kitap ismi:Şato
Yazar:Franz Kafka
Yayın Yılı:1924
Yayınevi:İthaki                                                         8/10
Sayfa Sayısı:359
Baskı:3.Baskı
Çevirmen:Şükrü Çorlu