7 Mayıs 2013 Salı

İlk izlenim: Dan Brown'dan ''Cehennem''



  Dan Brown, okumaktan her zaman büyük keyif aldığım, tarihi bilgilerle dolu, tarikat öykülerine değinen, bol Hollywood soslu, güzel aksiyon kitapları yazar. Melekler ve Şeytanlar'da (Angels & Demons) yarattığı başkarakteri Robert Langdon'ı çok sevmiş olacak ki, diğer kitaplarında da vazgeçmedi ondan. İlluminati tarikatını didik didik ettiği Melekler ve Şeytanlar'ın hemen ardından gelen ve bu kez ''Kutsal Kase'' serüveninin peşine düştüğü Da Vinci Şifresi adlı kitabında da başkarakter payesini Langdon'a vermişti Dan Brown. 2009 yılında çıkan ve bu kez Masonlar'la ilgilendiği, içerisine Noetik Bilim'i de eklediği romanı Kayıp Sembol'ün de başkarakteri, Tüvit Ceketi ve Mickey Mouse'lu saatiyle Robert Langdon'dı. O kitaptan sonra derin bir sessizliğe gömülen yazarın merakla beklenen yeni kitabını açıklamasının ardından, tüm hayranları başkarakterin tekrar Langdon olup olmayacağını merak etmeye başladı. Hayranlarını pek merakta bırakmadı Dan Brown ve çıkış tarihiyle birlikte müjdeyi de verdi: Kitap 14 Mayıs'ta çıkacaktı ve başkarakteri tekrar Robert Langdon olacaktı.

  Çıkış tarihi biraz ilgi çekici. Kitabın piyasaya çıkacağı tarih, İngilizce'de 5-14-13 diye yazılıyor ki bu tarihi tersten okuduğumuzda karşımıza 3,1415 çıkıyor, Pi Sayısı yani! Bu ipucu, bizlere Robert Langdon'un yeni macerasında her neyle uğraşacaksa, eski cebir yöntemlerini yeniden hatırlaması gerektiğini söylüyor, aynı zamanda biz okurların da tabii.

  Dan Brown, kitabın büyük bölümünün İtalya'da olmak üzere Avrupa'da geçeceğini duyurdu. Konu olarak da Dante Alligheri'nin İnferno'sunun izinde geçen bir macera olacağı söylentileri dolaşıyor. Dan Brown, Kayıp Sembol'de mekan olarak İstanbul Soğanlı'yı da kullanmıştı. Bu kitabın Avrupa'da geçiyor olması, Dante ve Roma tarihi gibi sebeplerle bu kitapta da İstanbul'un yer alacağı söylentileri ayyuka çıkmışken, aşağıdaki fotoğraf bu düşünceleri iyice alevlendirdi:



  Dan Brown, Sultanahmet'ten çekilmiş bu fotoğrafı resmi Facebook adresinden yayınladı. ''İstanbul'dan hoşuna giden bir manzarayı paylaşmış işte, ne var?'' diyecek olanlara da, Dan Brown'un dikilitaş merakını ve eserlerindeki dikilitaş izlerini tekrar bir gözden geçirmelerini öneririm.

  Kitap 14 Mayıs'ta, Altın Kitaplar etiketiyle, Ciltli ve Karton Kapak seçenekleriyle, bütün dünyayla aynı anda Türkiye'de kitap satan mağazalardaki raflarda yerini alacak. Merakla beklediğimiz bu kitabın, Kayıp Sembol'ün bünyemde yarattığı hayal kırıklığını yaratmaması ve Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Dijital Kale ayarında olması dileğiyle...


Dan Brown

13 Nisan 2013 Cumartesi

Almanca Okumaları -3- / Die Verwandlung ''Dönüşüm'' - FRANZ KAFKA

''Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.''

  Dünya üzerinde bugüne kadar yazılmış bütün kitaplar içerisindeki yazılmış milyarlarca cümle arasındaki en ünlü cümle bu olsa gerek. İmkansız bir gerçekliğin, böylesine duru bir şekilde verilmesi... Belki de bu yüzden son derece inanılır. Kafka'nın tüm yapıtlarının özüdür bu cümle. Varoluş sancıları içerisindeki insanların ruhsal bunalımları ve böcekleşmiş yaşamlarını işlemez mi diğer yapıtlarında da zaten? Bu romanının -ya da uzun öyküsünün- tek farkı, hep kendisini hissettiren bu durumun alenen vücut bulmasıdır sadece.

  Gregor Samsa, bir böceğe dönüştüğü gerçeğiyle yüzleştiğinde panikler. Ancak bu panik, bu olağanüstü durumun yarattığı korku değildir, hayır hayır, bu değildir kesinlikle. Onun korkusu bu durum yüzünden işine geç kalacağı ve işinden olacağı korkusudur. Nitekim müdürünün evlerine gelmesiyle bu korkusu gerçekleşir de. Modern insanın kendi varoluşunu bırakıp toplum normlarıyla var olmaya çalışmasının müthiş bir parodisidir bu. (''Parodi mi?'' dediğinizi duyar gibiyim. Ancak ben Kafka'nın yapıtlarında ciddiyetten çok, ince bir alay bulurum. İnce bir mizahla örer bence öykülerini.) İleride Camus'un müthiş bir başarıyla yaratacağı ''saçma'' felsefesinin öncülü, temelleridir belki de bu. Ayrıca ''insan olma'' ve ''varlığının bilincinde olma''nın giderek yitirilişine bir ağıttır aynı zamanda.

  İktidar, Samsa'nın babasıyla simgelenir. Uyuyan pasif halksa anne figürüdür. Abla, farkındalığı olan ancak gücü yetmeyen aydın kesimin  yansımasıdır. Samsa ise, toplumdan dışlanan ''farklı olan''ların bayrak adamıdır.(Bu yönüyle de alegorik bir eserdir Dönüşüm.)

  Eve alınan hizmetçi ile, her şey değişmeye başlar. Hizmetçinin tecrit altındaki Samsa'ya sataşmaları, evin dikkatini tekrardan bu farklı mahlukun üzerine çeker. Samsa, sivri çıkışlar yapmadığı müddetçe yaşayabilir bu evde, aksi takdirde iktidarın sopasını bulacaktır üzerinde. Nitekim öyle de olur. Annesini korkudan bayılttığı bir günün sonunda -bunu istememişti şüphesiz.- babası tarafından üzerine atılan bir elma ile -elma, hmm... Sakın Adem ile Havva meseline bir telmih olmasın?- cezalandırılır ve farklılığı tekrar hissettirilir ona.

  Artık evin erkeği çalışmadığından, evin yarısı kiraya verilir. Kendi evlerinde hizmetçi durumuna düşmüşlerdir artık. Samsa, güzel bir akşam yemeği sırasında keman çalan kız kardeşini dinlemek için odasından dışarı çıkar. Her şeyi göze almıştır artık, zincirlerini kırmıştır. Ancak aile, sahip olduğu bu ''öteki''den utanır ve sakladıkları bu gerçeğin kiracıları önünde mükemmel görünümlerini bozmasını istemez. Bu yüzden bu ''farklı cins yaratık'', bu ''dışlanmış canlı'' yok edilir. Toplum ötekiden kurtulmuş ve sahte bir huzura kavuşmuştur. Ama acaba gerçekten mutlu mudur? Hiç sanmam. Bana göre, toplum yeni bir öteki yaratmak için inzivaya çekilmiştir ve fırsatını bulduğunda kaçırmayacaktır. Öteki olmadan beriki olmaz çünkü...

Bir Karakter Analizi

Gregor Samsa

  Kafka ve Samsa... Birbirine ne kadar da çok benzeyen iki isim değil mi? Kafka, kendi varoluşunu kimi zaman Josef K. olarak, kimi zaman Samuel olarak, kimi zaman da Samsa olarak yansıtır kalemine. Bunlar hep toplumun dışına ittiği kahramanlardır, tıpkı yazarı gibi. Samsa, topluma uymak için çabalayan, asla haksız kazanç elde etmeyen, işinin başında, her zaman dakik, ideal insan tipini oluşturur. Ancak toplumun bu ideal insanı bile, böceğe dönüştüğünde kendisinin yanında kimseyi bulamaz. Toplum böyledir çünkü. Sen ona uyduğun sürece sana uyar. Aksi takdirde, gram değerin yoktur toplumun önünde. Dışlanırsın anında, cüzzamlı gibi, toplum istemez yanında öylelerini çünkü. Samsa'ya yapılan da budur işte. Öteki olarak bulur kendini, bir sabah son derece bağımsız düşlerinden uyandığında. Ne olduğunun önemi yoktur, ister böcek olsun, ister bir hipopotam, ya da bir ornitorenk. Öteki olması yeterlidir toplum için.

12 Nisan 2013 Cuma

Almanca Okumaları -2- / Schahnovelle ''Satranç'' - STEFAN ZWEİG

  Stefan Zweig, kitabında şöyle anlatır satrancı:

  ''Kuralların oyununun gizemli çekiciliğini biliyordum; insanoğlunun düşünüp bulduğu oyunlar arasında, rastlantının her türlü despotluğuna karşı koyan zafer kupalarını yalnızca akla ya da daha çok tinsel yeteneğin belirli bir biçimine veren tek oyun. Ama satranca oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmış olmuyor mu insan? Satranç aynı zamanda bir bilim, bir sanat değil mi, yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi bu iki kategori arasında gidip gelmiyor mu? Bütün karşıt çiftlerin bir kerelik birleşimi değil mi?''

  Ne kadar da doğru bir açıklama bu... Tam uygunu. Gerçekten de öyle değil mi? Satranca oyun demek haksızlıkların en büyüğüdür gerçekten de. Satranç bir bilimdir, bilim kadar ehemmiyetlidir en azından. Ama her şeyden öte bir tutkudur, yaşama tutkusu. Zweig, zıtlıkların birlikteliğini işlediği bu kitabında, en büyük zıtlık olarak bunu koyar önümüze:Satrancı bir bilim olarak gören Czentovic ile onu bir tutku olarak hisseden, adeta yaşayan Dr.B.'yi sunar okurlarına ve finalde galip eder birisini.

  Anlatıcımız, -ismini tüm öykü boyunca öğrenemeyiz bir türlü- bir gemi yolculuğunda karşılaşır Czentovic ile. Nasıl farkına varılmaz ki onun, bunca basının ilgisi onun üzerindeyken. Czentovic dünya şampiyonu bir satrançcıdır ve bu yolculuğun ilgi çekmesi de son derece normaldir esasında.

  Czentovic, aklı pek iyi işleyen birisi değildir aslında. Uzun süre düşünmeden karar veremez, konuşmayı pek beceremez, hatta düpedüz kabadır da. Meziyeti ise sonsuz sabrıdır. Bir konu -ya da hamle- hakkında sabaha kadar düşünebilir belki de. Bu yönleriyle satranç şampiyonluğuna yürümüştür zaten. (Bu arada, Czentovic, Avrupa'yı uçurumun kenarına sürüklemiş ve onulmaz yaralar açmış, kitabın yazarı Stefan Zweig'ı da Brezilya'ya sürgüne göndermiş Adolf Hitler'i simgeler.)

  Yazar burada Dr.B.'yi takdim eder okuruna. Nazi işkencelerine dört ay gibi bir süre boyunca maruz kalmış ve hayata bir montun içinde bulduğu bir satranç kitabıyla tutunmuş bir kaybedendir Dr.B...

  Bu kitap sayesinde, hiçbir fikri olmadığı satrancın bütün inceliklerini öğrenmiş ve dört yüz farklı oyun tipini ezberlemiştir. Ancak bu da yeterli gelmemeye başlar Dr.B.'ye. Çünkü tüm hamleleri ezbere bilmektedir artık. O da, beyin satrancı oynamaya başlar. Artık beynini ikiye bölecek ve iki farklı kişiymiş beyninde satranç oynayacaktır. Bu onun beyin hummasına yakalanmasına neden olur, ancak aynı zamanda müthiş bir satranç ustası doğmuştur.

  Bu zeki, çabuk kavrayışlı, maharetli, işkence altındaki mahkum da direkt olarak yazarı, Stefan Zweig'i temsil etmektedir. Kendisini intihara sürükleyen sebeplerin okumasını da yapabiliriz bu sayede, çünkü Dr.B.'yi anlamak, Zweig'ı anlamaktır biraz da.

  Yazar, öyküsünün son bölümünde, bu iki karakteri karşı karşıya getirir. Bir yanda, sabrı, çirkinliği, başarıyı, Nazi Almanya'sını, Adolf Hitler'i simgeleyen Czentovic, bir yanda aklı, zekayı, güzelliği, adaleti, yazarı Stefan Zweig'ı simgeleyen Dr.B.. Taşlar dizilir ve oyun başlar.

  Dr.B. oyunun çok ilerisinden ilerlemektedir. Tabladaki hamlelerinin dört-beş adım ilerisindedir zihninde. Czentovic ise o anki hamleye bile uyum sağlayamamaktadır. Bu oyuna da yansır zaten. Dr.B. hiç düşünmeden -ya da vakit kaybetmeden diyelim- hamlesini  yaparken, Czentovic en basit hamlesi için bile en az on dakika beklemektedir, bu da oyunu soğutur tabii...

  Oyun ilerler ve beklenen olur: Dr.B., Czentovic'i yenmiştir. Gerçek yaşamda intikamını alamayan yazar, eseriyle başarır bunu. Bir çeşit zihinsel tatmin diyelim, ancak haklı bir tatmin.

  Ancak o sırada hiç olmaması gereken bir şey olur: Czentovic'in başka bir maç teklifini kabul eder Dr.B. ve başarısız olur bu sefer, ve o gün bir daha asla satranç oynamayacağını beyan eder, roman da biter böylece. Bizlere kalan büyük bir iç burukluğu olur sadece...

11 Nisan 2013 Perşembe

Almanca Okumaları -1- / Der Kontrabass ''Kontrbas'' - PATRİCK SÜSKİND

  Sanatçı bir anne ile babanın oğlu kahramanımız. Kontrbas çalma konusunda çok başarılı bir devlet sanatçısı. Ayrıca çaldığı enstrümana da aşık birisi. Peki gerçekten de öyle mi?

  Monolog şeklinde ilerleyen bir piyes aslında bu. Tek perdelik ve tek karakterlik bir oyun.

  Bu oyunla ilk kez 2008 yılında, İstanbul Devlet Tiyatroları Bakırköy Sahnesinde tanışmıştım. 13 yaşlarındayken izlediğim bu oyundan müthiş etkilenmiş ve hemen araştırmaya başlamıştım internetten. İşte Süskind'ın muhteşem eseriyle tanışmam da o zamana rastlar.

  Oyunun başında kahramanımız, sahneye çıkar ve sanat hakkında düşüncelerinden bahseder. Ona göre sanat, hani bizim Fecr-i Aticiler gibi, ''şahsi ve muhteremdir.'' bir bakıma. Ona ilgiye muhtaç bir kadın gibi ilgi göstermeli ve ilgilenmeliyiz onunla. Ardından çaldığı enstrümanla ilişkisine geçeriz onun.

  Başlangıçta çok iyi şeyler duyarız kahramanımızdan çaldığı enstrümanla ilgili. Çıkardığı bas sesin kalitesinden, tellerinin ve yaylılarının mükemmelliğinden, tasarımının harikalığından dem vurur uzun bir süre. Kontrbas'ın bulunmadığı bir orkestranın her zaman eksik kalacağını söyler sürekli. Ona göre kontrbas bir orkestranın ''prima balerini'' gibidir. Çok, çok, çok ama çok önemlidir onun için.

  Ancak oyunun ilerleyen bölümlerinde tüm düşüncelerinin bu yönde olmadığını öğreniriz kahramanımızın. Kontrbasa yağdırdığı tüm bu övgüler boşa gider adeta, çünkü bu ''primadonna'', bu ''kahire çiçeği'', bu ''prima balerin''in aslında öyle olmadığından bahsetmeye başlayarak bir anda çark eder, kendisiyle çelişmek pahasına...

  Önce kontrbasın çalanı üzerinde yarattığı fiziksel sıkıntılardan bahsetmeye başlar. Kontrbas çalmaya başlayan bir insan, ileride sahip olacağı bel fıtığı hastalığını başka yerlerde aramamalıdır, çünkü enstrümanın suçudur bu, der anlatıcımız.

  Ardından kontrbasın önemsizliğinden bahsetmeye başlar. Bir orkestra kontrbassız da yapabilir pekala... Ayrıca kontrbas orkestranın en önemsiz parçasıdır, en arkalara itilmiş bir tenekeden ibarettir. Senfonilerde kendine ait bir bölümü olmayan yegane yaylıdır, kemanın, viyolanın ve diğer yaylıların hepsinin kendi özel alanları vardır, ancak kontrbasın yoktur!

  Taşıması da zor bir enstrümandır, öyle her istediğinizde yanınıza alamazsınız, bu açıdan piyanoya benzer, ancak piyano taşımaya gönüllü birilerini her zaman bulabilirsiniz, şansa bakın ki, kontrbasın ismini dahi bilmeyen onlarca insan vardır!

  Ayrıca kontrbas çalarak da bir yere varılamaz ki! Bir piyanocu, bir kemancı, bir perküsyoncu, hatta bir davulcu bile orkestra şefi olabilir, ancak bir kontrbasçı olamaz. Gerçi buna bir engel yoktur, ancak bugüne kadar bir tek kontrbasçının bile orkestra yönettiği ne görülmüş, ne de duyulmuş şeydir.

  Süskind'in bu anti-kahramanını böylesi çelişkilerin içerisinde bırakırız oyunun sonunda. Problemlerini çözemez ve tekrar kontrbasını çalmak için yanımızdan ayrılır.

  Süskind, kontrbas üzerinden ördüğü bu ''yer yer alegorik'' öyküsünde, herkesin az-çok yaşadığı ''ne onla, ne onsuz'' paradoksunu çok iyi işler. Yarattığı kahramana isim koymaz, çünkü o kahraman bizizdir zaten, her okuyanın ismini alan bir ayna gibidir o. Bizleri anlatır, herkesin bir kontrbası vardır der ve onunla olan hastalıklı ilişkisini sorgulatır okuyana, başarısı da buradadır zaten...

30 Aralık 2012 Pazar

Aynıdır Bütün Ordular / Hemingway


Aynıdır bütün ordular
Namlıdır şöhretleri
Aynı eski gürültüyü çıkarır topçular
Yiğitlik delikanlılara özgüdür
Tümü yorgun gözlerle bakar eski askerlerin
Aynı eski yalanları dinler eski askerler
Her zaman sineklere yem olur ölü gövdeleri...

Ernest Hemingway

Agatha Christie Okumaları #1


  Agatha Christie, 80'in üzerinde polisiye roman yazmış, bununla da yetinmemiş, takma adlarla aşk romanları kaleme almış, tiyatro piyesleri yazıp sahneye koymuş büyük bir yazardır, polisiye edebiyatın en büyüğüdür hem de. Dil ve anlatım anlamında sürekli eleştirilmiş, zaman zaman yerden yere vurulmuştur Agatha Christie, dile yeteri kadar önem vermediği söylenmiştir, ki bu doğrudur da. Gerçekten çok başarılı bir dili yoktur Christie'nin. Ayrıca romanlarında sürekli hile yapmakla suçlanmıştır. Eğer eleştirmenler dil ve anlatım konusunda Agatha Christie'yi eleştirmekte haklılarsa, mevzubahis konuda iki kere haklıdırlar. Agatha Christie, okuruna büyük bir saygısızlık gösteren bir yazardır aslında. Polisiye romanlarında sık sık hileye başvurur. Peki nedir bu hile mevzusu?

  Neredeyse tüm Agatha Christie polisiyelerinde bir cinayet işlenir, ve o cinayeti çözmek için Poirot-Marple ikilisinden birisi kesinlikle oradadır. Bu kahramanlarını kullanmadığı eserlerinin sayısı yarım düzineyi bile geçmez. Biz ele Poirot'u alalım. Poirot, mevzuyu öğrendikten sonra harıl harıl cinayet hakkında çalışır ve küçük gri hücrelerini kullanarak suçluyu bulur. Öykünün sonunda tüm karakterleri bir yere toplayarak katilin kim olduğunu açıklar. İşte Christie'nin ''Küçük Gri Hilesi'' burada açığa çıkar. Cinayetin çözümünde kilit rol oynayan bir delil roman boyunca bizden saklanmıştır! Biz okurlar da o delili asla bilmediğimiz için katili bulmamız imkansız hale gelir. Eğer ki katili bulduysanız pek sevinmeyin, çünkü bu ancak sallamasyon bir tahmindir, siz öyle düşünmeseniz de.

  Christie'nin eleştirildiği daha onlarca nokta vardır, buna rağmen -kendisini kıyasıya eleştiren edebiyat çevreleri dahil- Agatha Hanım günümüzde büyük bir yazar olarak saygıyla anılıyor ve günümüz kuşağının yazarlarını bile eserleriyle etkileyebiliyor. (Ahmet Ümit desem?) Peki nedir majestelerinin bu büyük sihri? Bu kadar sevilmezken nasıl bu kadar sevilmeyi başarabiliyor, ya da bunun tam tersi? Cevabı basit sanırım:Herkese, her yaşa, her cinsiyete, her akla, her keyfe, her inanışa hitap etmesi ve her romanında belli bir düzeyi tutturmuş olması.

  Ben de severim Christie'yi, lanet olsun ki severim. Onun o sıradan dili belki de beni çeken, bilmiyorum. Romanlarındaki yüksek tabaka kahramanlarıyla kıyasıya dalga geçmesidir belki de sevgimin sebebi. Neden olduğunu bilmesem de, Christie'yi seviyorum. Ancak onun külliyatının henüz başlarındayım. Geçen hafta yaptığım maraton sonunda, Christie'nin Ölüm Diken Üstünde ile Roger Ackroyd Cinayeti adlı eserlerini de okuduğum Agatha kitaplarına kattım.Yeni katılan bu iki eserle birlikte, okuduğum eser sayısı da 8'e yükselmiş oldu. Yaptığım hesaplamalarla, şu anda bulunduğum yerden altı sene sonrasında bütün Agatha kitaplarını bitireceğimi gördüm, bu da demektir ki gençlik yıllarım Agatha okumakla geçecek. Bundan memnun değil miyim? Kesinlikle hayır! Eğer bu dönemlerde okunacak polisiye kitaplar varsa, bunların başında Agatha Christie gelmeli diye düşünüyorum.

 Agatha Christie hakkında bu kadar yazıdan sonra, birazda yeni okuduğum kitaplarına göz atmaya çalışayım. Ne kadar başarılı olacağım, orasını bilemiyorum, ancak denemekten de sakınmayacağım. Hadi bakalım.

1-Roger Ackroyd Cinayeti   

  Bugüne kadar okuduğum en iyi Agatha Christie kitabı! Hem de 'On Küçük Zenci' gibi, 'Şark Ekspresinde Cinayet' gibi, 'Nil'de Ölüm' gibi genelde Agatha'nın en iyi kitapları olarak anılan eserlerini okumuş birisi olarak söylüyorum bunu ve bunu söylerken kendimden o kadar eminim ki. Gerçekten çok sürükleyici bir kitap, gerçek anlamda sizi kendisine bağlayan bir kitap. 270 sayfa gibi Agatha külliyatı içerisinde uzun sayılabilecek bir sayfa sayısına sahip olmasına rağmen, kendisini bir an bile tekrar etmiyor, ki bence bu çok büyük bir başarıdır, özellikle polisiye türünde ve Christie özelinde.

  Kitabın konusu kısaca şöyle: Poirot, pis işlerden elini ayağını çekmiş, Kings Abbot köyüne yerleşmiş kabak yetiştirmektedir. Ancak onun kim olduğunu kasabadan çok az kişi bilmektedir. Bir gün köyde, kimin yaptığı anlaşılamayan bir cinayet işlenir. Poirot da, doktor dostuyla birlikte cinayet dosyasına el koyar ve katili bulmaya çalışır.

(Bu bölümden sonrası 'sürprizbozan' içerebilir, kitabı okumayanların bu bölümü geçmelerini tavsiye ederim!)

Agatha Christie gerçekten müthiş bir kurgu kuruyor, buna evet. Ancak yukarıda bahsettiğimiz hilenin en büyüğünü işliyor bu kitapta: Anlatıcıyı katil yapıyor. Kitabı okuyan hiç kimsenin anlatıcıyı katil olarak düşünemeyeceğini biliyor Christie, bu sebeple böylesine ucuz bir numaraya başvuruyor.İnsanın aklına şu da gelmiyor değil; evet, biz anlatıcıdan asla şüphelenmeyiz, peki kitaptaki diğer kahramanlar neden doktordan şüphelenmeyi bir an bile düşünmüyorlar? Hiç kimse de mi çıkıp 'Yav doktor bey, siz cinayet sırasında napıyordunuz? Maktulü en son gören sizsiniz, bu ne ayak?' demez? Bu konu hakkında yarım düzine eleştiri kitabı da yazılmıştır, aklıma ilk gelen örnek, ''Roger Ackroyd'u kim öldürdü?'' oluyor hemen. Ancak eser tüm her şeye rağmen, gerçek anlamda başarılı ve kalite kokan bir polisiye roman. Okumanızı da kesinlikle tavsiye edebileceğim bir Christie romanı.

7/10

2-Ölüm Diken Üstünde

  Christie'nin gerçekten hastalıklı bir beyni var. Bunun sebebi de çok açık bence. Çok az romanında cinayetler normal ortamlarda meydan gelir çünkü. Genelde, romanlarındaki cinayetler ya masaj salonlarında, ya bar köşelerinde, ya bir adada, ya bir uçakta, ya da bir gemide meydana gelir. (İsterseniz bu örnekleri daha da arttırabilirsiniz tabii.) Ölüm Diken Üstünde, bu seçeneklerden uçakta geçmekte olanı.

  Poirot, bir uçak yolculuğu sırasında bir cinayete tanıklık eder. Bu cinayeti çözmek için kolları sıvayan Poirot'nun ilk yaptığı şey, uçakta yolculuk etmekte olan dokuz kişi ile iki hostu tek tek sorguya çekmek olur. Bu sorgularda kendisine Scotland Yard ile Fransız polisi de yardımcı olacaktır. Kolluk kuvvetlerinin yardımı ve küçük gri hücreleri sayesinde Poirot, katilin kim olduğunu bulur ve aynı zamanda bir kızın da geleceğini kurtarmış olur.

  Ölüm Diken Üstünde'yi genel olarak beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak Roger Ackroyd'un üstüne okuduğum için, gözümde biraz yetersiz kaldığını da belirtmeliyim. Agatha Christie'nin sıradan romanlarından diyemem, ancak en üst düzey kitaplarından da değil kesinlikle. Bu haliyle, orta karar bir şekilde duruyor Ölüm Diken Üstünde. Eğer dostlarınıza hediye almak isterseniz, güzel bir tercih olabilir.Ayrıca hiç Agarha Christie okumamış bireylerin de bu kitapla başlamaları yerinde olabilir, çünkü kendilerini Christie'ye bağlamak için her şey var kitapta: Kaliteli bir üslup, Hercule Poirot ve İngiliz Beyefendiliği!

5/10