12 Aralık 2014 Cuma
Modern Çağın Hümanisti: J. M. Coetzee ve 'Öteki' Algısı
''Birileri acı çekerken,' dedim kendi kendime, 'buna tanık olanların sorumluluğu o acının utancını taşımaktır.''
''Gördüğümüz ancak bir şey yapamadığımız acıların utancını yaşayanları'' yazar Coetzee. Batının çökmüş ahlak ve ideolojisini eleştirir sıkça. XVII. yy'dan itibaren gelişen sömürgeciliği ve demokrasi adı altında yapılan vahşetleri ustalıkla hicveder. Ancak anlayışlı bir yazardır, hümanist diye adlandırmamız ondan: eserini kaleme alırken, zorbaya da, barbara da aynı anlayışla yaklaşır. Onu sofistike kılan da budur zaten.
Man Booker ödülüne iki defa layık görülmüş, Nobel Ödül'lü ve Güney Afrikalı yazar Coetzee'nin ''Barbarları Beklerken'' adlı romanı geçti elime. 1980 yılında basılmış, hayali bir ülkenin sınır kasabasında geçen ve devlet ile barbarların mücadelesini işleyen bir roman bu. Anlatılan hayali ülkenin, yazarın yaşadığı Güney Afrika toprakları olduğunu anlamak için ille de önüne gelene nobel dağıtan İsveç Jürisinden olmaya gerek yok. Malumun ilanı: 80'li yıllarda Güney Afrika'da zirve noktada olan ırkçılığı ve 'apartheid' rejimini işler yazar romanında. Bahsi geçen barbarların, Güney Afrikalı zenciler olduğu çok açık, ancak kitabın evrensel boyutunu da atlamamak gerek. Pekala barbarlar Avrupa'daki göçmenlerin, Almanya'daki Türklerin, Amerika'daki siyahilerin ya da ülkemizdeki kürtlerin yerine de konulabilir çünkü.
''Barbarları Beklerken'' ismiyle müsemma bir kitap. Romanın başından sonuna dek bir tehdit unsuru olarak iktidar tarafından dillendirilen barbar kavimler, hiçbir yerde apaçık bir şekilde karşımıza çıkmaz. Aslında kimseye bir zararları olduğu da söylenemez, kendi hallerinde yaşayıp giden, bir garip kavimdir sadece. Barbar kavramı, imparatorluk otoritesinin yani 'zorba'nın ürettiği içi boş bir kavramdır. İktidar onlara böyle dediği için onlara barbar deriz. İşin ilginç yanı, bunu hiçbir şekilde sorgulamadan kabulleniriz de. İstediği şeyi, göstermek istediği şekliyle topluma kabullendirebilme gücü, emperyalizme büyük bir meşruiyet alanı sağlar: yaptıkları bütün eziyet ve zulümleri ''barbar tehdidi'' sebebiyle haklı gösterebilirler çünkü. Bu da onlara halkı daha fazla sömürme ve köleleştirme olanağı verir. İşleri bittiğinde de, geride kalanları umursamadan çekip giderler öylece. Geride onlara hesap sorabilecek kimse kalmamıştır çünkü, tıpkı kahramanımızın başına geldiği gibi, hepsi ''susturulmuşlardır.''
Sömürge devletler ve onların yönetimindeki insanlar için çağlar boyunca sadece kan, vahşet ve gözyaşı olmuştur ve bu düzen bu şekilde sürmeye de devam edecektir. Bu açıdan bakıldığında Coetzee'nin bir distopyadan ya da hayali bir takım şeylerden bahsettiğini söylemek son derece yanlıştır. O, saf bir şekilde realiteyi ortaya koymuştur. Beklenen barbarlar hiçbir zaman gelmeyecektir ancak birileri barbar olarak nitelendirilmeye ve başka birileri de bu sebeple acı çekmeye devam edecektir.
10 Aralık 2014 Çarşamba
Benlik Duygusu Gelişmemiş Türk Toplumu ve Orhan Pamuk Romanı
Bireyciliğin (individualism) tarihsel kökeni, XVII yy. Kıta Avrupasına, Fransa'ya kadar gider. İlk olarak Montaigne'in denemelerinde ortaya çıkmış, ardından büyük bir hızla bütün bir avrupa edebiyatını ve felsefesini etkilemiş, siyaseti, hatta ekonomiyi dönüştüren ve yönlendiren bir konuma gelmiştir. Toplumu bireylerin oluşturduğu gerçeğinin artık göz ardı edilemeyeceğini ve bireylere daha fazla özgürlük verilmesi gerektiğini savunan bireycilik, avrupa ve yeni dünya'da fırtınalar estirirken, benliği geri plana iten, dinin ve mistisizmin ön planda olduğu doğu topluluklarında -ve pek tabii Osmanlı Devleti'nde- edebiyat ya da felsefe sahasında herhangi bir karşılık bulamamıştır.
Bireycilik, Osmanlı'ya ilk olarak, değerli pek çok farklı fikir akımıyla birlikte Tanzimat döneminde girdi. Ancak edebiyat sahasında kendisini gösterebilmesi için, yaklaşık yarım asrın geçmesini beklemesi gerekti. İlk olarak Servet-i Fünun döneminde bireyci yaklaşımla eser kaleme alan yazarlar ortaya çıktı. Bu dönemde yazan Halit Ziya, Mehmet Rauf, Celal Sahir gibi bireyci romancılar, çok kıymetli yapıtlar meydana getirmiş olmalarına rağmen, halk tarafından sürekli 'elitist olmakla' itham edildi. Bu, batı'yla ilk kez tam anlamıyla karşı karşıya kalan bir doğu toplumunda anlayışla karşılanabilecek bir durumdur. Çünkü çok yakın bir zamana dek resimler çizmenin, musiki terennüm etmenin günah sayıldığı, romanın ikinci sınıf görülerek şiir karşısında aşağılandığı bir yapının yaşadığı kültür şokunu atlatabilmesi ve zihinlerini yeni fikirlere açabilmesi, tarih boyunca bütün topluluklarda uzun bir sürecin sonucunda gerçekleşebilmiştir. (Avrupa'nın rönesansı yapabilmek için sekiz yüz sene beklediğini unutmamak gerek.)
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte topyekün girişilen batılılaşma hareketleri, her ne kadar halka bütünüyle sirayet edememiş olsa da, önemli bir toplumsal dönüşüm yaratabilmeyi başardı. Ancak büyük bir imparatorluk dönemi boyunca kendi kaderine terk edilmiş Anadolu, Cumhuriyet Döneminde de kendi başına bırakılınca, ortaya köylünün dert ve tasasını önemsemeyen devlet yapısına bir tepki olarak köy romancılığı çıktı. Başını Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi aklen ve vicdanen 'Kemal' isimlerin çektiği bu edebi süreç, uzun bir süre edebiyatımıza damgasını vurdu ve Cumhuriyet Sonrası Türk romancılığını şekillendiren ana unsur oldu. Bundan böyle Türk romancılığı iki ana koldan ilerledi: ya toplum mühendisliğine girişen, köylüyü aşağılayan, küçük gören ideolojik yazarlar çerçevesinde, ya da köylüyü yücelten, olmadık değerler yükleyen, sıkıntı ve problemlerini işleyen köy romancıları üzerinde yükseldi. Bu süreçte şehir insanı ve onun küçük dertleri unutuldu, önemsiz görüldü.
Uzun süredir uyumakta olan bireyciliği, romanımıza yeniden üfleyen ve dirilten ilk olarak Oğuz Atay olmuştur. Özellikle ''Tutunamayanlar'' adlı muhteşem yapıtıyla, sadece edebiyatımıza çok büyük bir roman armağan etmekle kalmıyor, aynı zamanda Halit Ziya'dan beri bakir kalmış bireyciliği, yeniden edebiyatımıza kazandırıyordu.
Oğuz Atay'ı Yusuf Atılgan'ın bir başka muzzam romanı ''Anayurt Oteli'' izledi. Romanın ölümsüz kahramanı Zebercet, sıkıştığı Anayurt Oteli'nde kendi varlığını sorgularken, yazarımız da bireyciliğin derinlerine nüfuz ediyordu.
Bu iki ''baba'' isim, edebiyatımıza bugüne kadarki en büyük ödülünü kazandırmış olan o kişinin hazırlayıcısıydılar: 1978'de, henüz 22 yaşındayken kaleme aldığı ''Cevdet Bey ve Oğulları''ndan itibaren yazdığı her eserle bir öncekini aşmayı başarmış olan Orhan Pamuk'un!
Pamuk, postmodern teknikle yazdığı romanlarıyla, edebiyatımıza benlik duygusu en yüksek yapıtları kazandırdı. Henüz ilk kitabı ''Cevdet Bey ve Oğulları'', aynı anda iki önemli ödülün sahibi oldu: Milliyet ve Fethi Naci Roman Ödülleri. Bu romanda, II. Meşrutiyet Döneminde yaşayan tek türk tüccar olan Cevdet Bey'in ve onun çocuklarıyla torunlarının üzerinden, Osmanlı'nın son dönemiyle, Cumhuriyetin ilk iki kuşağına son derece eleştirel bir bakış atarken, aynı zamanda varlık sebebinin arayışı içerisinde olan yeni Türk Burjuvasının günlük sıkıntılarını da incelikle kaleme aldı. Bu daha önce görülmemiş bir şeydi: İlk kez bir yazar ortaya çıkıyor ve pazar gezmelerinden, radyo başında müzik dinlemelerinden, reçelli ekmeğin lezzetinden ve bunun gibi hayatımıza dokunan küçük detaylardan bahsediyordu. Bu romanını, daha karanlık bir yapıya sahip ''Sessiz Ev'' takip etti. Karakterler benzerdi, ancak dil ve üslup çok daha karamsardı. Bu romanında babaanesine ziyarete giden ve aynı zamanda bir süreliğine tatil yapan üç kardeşin öyküsünü, arka planda '80 darbesinin karamsar atmosferiyle birlikte işliyordu. Birinci kişili anlatım tekniğini kullanan yazarın, romandaki 5 farklı karakterin gözünden olayları kaleme alıp, sadece kız kardeşi es geçmesi enteresandı. Ayrıca bu kız kardeşin komünist olduğu da belirtilmeli. '70'lerdeki sağ-sol çatışmasında, kimsenin komünistlerin fikirleriyle ilgilenmemesi ve komünistlerin kendisini ifade alanı bulamamasına yapılmış, ince bir göndermeydi bu. Sessiz Ev'i takip eden ''Beyaz Kale'', yazarın postmodernizme geçiş romanıdır. Batılı ve eğitimli bir köle ile kölenin sahibi bir Osmanlı Efendisinin ilişkisi ile, doğu-batı çatışmasını ve kimlikleri inceleyen, son derece bireysel bir romandı bu. Evine kapanıp günlerce uzayla, astronomiyle, edebiyat ve felsefeyle uğraşan, kölesine kardeşiymiş gibi davranan bir Osmanlı insanı, ecdadını hep at sırtında cihat ederken görmeye alıştırılmış bir toplumda tuhaf karşılandı.
Yazarın bugüne kadar en çok tartışma yaratan kitabı ise şüphesiz ''Kara Kitap''tı. Burada kendisini terk etmiş eşini aramaya çıkan Galip'in maceralarını ve insanın şehirle temaslarını, mükemmel bir İstanbul tasviriyle birlikte takip ederiz. Galip'in arayışı, aslında kendi içine doğru yaptığı ve karanlık noktalarını keşfettiği bir yolculuktan başka bir şey değildir. Şehir ise bu romanda bir fon olmaktan çıkar, en kirli, pis ve karlı haliyle bir roman karakteri olarak baş köşeye oturur. Orhan Pamuk, ''Yeni Hayat'', ''Masumiyet Müzesi'', ''Kar'' gibi romanlarında da şehir insanını, aydın kesimi ve bugün ''Beyaz Türkler'' dediğimiz burjuvanın küçük dünyasını anlatmayı sürdürür.
Bu süreçte Türkiye'de de önemli gelişmeler olmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kalkışılan Batılılaşma hareketi, öze nüfuz etmeyi başaramaz. Ayrıca toplum mühendisliğinin sınırlarında gezen bir takım yenilikler ve inkılap hareketleri, farklılıkları yok sayan belli başlı söylem ve uygulamalar, gelecek nesillere belli başlı sıkıntıları miras bırakmıştır. Ardından gelen Menderes ve Demokrat Parti iktidarındaki on yıl, tek parti yıllarını mumla aratacak kadar baskıcı, iktidarın toplumun her alanına hakim olmaya çalıştığı, medyayı susturan ya da susmak zorunda bırakan, Marshall yardımlarını çarçur etmekle meşgul olunmuş bir dönemdir. 27 Mayıs günüyse, memleket ilk kez yatağından asker botlarının ve tankların sesiyle uyanır. '60'lar darbe söylentileri, ard arda yapılan darbe girişimleri, kötü giden ekonomi ve ''Morrison'' Süleyman Demirel'in sahneye çıkışıyla hatırlanan bir kayıp nesildir. '68 kuşağıyla kıpırdanan gençliğin başına da, 12 Mart yumruğu iner. 70'lerse bu ülke tarihinin gördüğü en acı günlerdir. Sağ ve Sol kavgaları arasında kan gölüne dönen sokaklar, Maraş katliamı, irticanın tırmanışı derken, siren bir kez daha acı acı çalar ve Ecevit'in deyimiyle ''biri çıkar, düdüğü öttürür ve oyun biter.'' 12 Eylül, Cumhuriyet tarihimizdeki en karanlık sayfadır. Diyarbakır Cezaevi'nde yapılan işkenceler, 82 anayasası, kendisini Atatürk sanan ''Kenan Paşa'' adında bir zat ve Turgut Özal, bu dönemden geriye kalanlardır. Özal dönemiyse, ülkenin dışa açıldığı ve liberalizm adı altında bir çok ahlaki değerin ayaklar altına alındığı yıllar olarak yerini 90'lara, Madımak'a ve Kürt'lere yapılan zulümlere bırakır. 90'larda, PKK ile mücadele adı altında, ülkenin Doğu Bölgesine tam anlamıyla işkence yapılmıştır. Boşaltılan köyler, köy korucuları, askeri yığınak derken, bölgeden ateş hiç eksik olmamıştır. Ayrıca siyasetin lakayit tavrı, aylarca kurulamayan koalisyon hükümetlerinin günler içinde bozulması, ekonomideki çöküş ile, 90'ları kimse iyi hatırlamaz. Bu kötü durum, insanları da son çözüm olarak kötünün kötüsüne, ''Milli Görüş gömleğini çıkarmış'' AKP hükümetine yönlendirir.
İşte ülkenin bu karmaşık ikliminde, esasında kimsenin edebiyatla uğraşacak hali yoktur. Osmanlı ve öncesinde dinin tahakkümü altında yaşamış olan toplumumuz, Cumhuriyet Döneminde ise siyasi kamplaşmalar, askeri darbeler ve iktidarların hayat tarzına adeta ''tecavüz edercesine'' müdahaleleriyle karşı karşıya kalmış, ülkenin içinde bulunduğu bu durum bireyci fikrin filizlenmesi ve gelişmesine müsaade etmemiştir. Bu da edebiyat ve fikir sahamızı etkilemiş, romanımızda belli başlı dar kalıpların dışına çıkmamız istisnai durumlar haricinde pek mümkün olmamıştır. İşte bu sebeple Orhan Pamuk romanı, aydınlarımızın büyük çoğunluğu tarafından sevilmemiş ve karşılık görmemiştir. Toplum ise, ermeni tehciri tartışmaları altında meseleye siyasi yaklaşmış, hiç okumadığı bir yazarın eserlerini değersiz olmakla itham etmiştir.
Bugün dünyada en çok saygı gören edebi eserler, bireyi esas alanlar olarak göze çarpmaktadır. Son dönemde daha sık çıkmaya başlayan popüler ve değersiz romanların edebiyatımıza büyük zarar verdiği ve edebi yazınımızın bir silkelenmeye ihtiyaç duyduğu açıktır. Kim bilir, belki de Orhan Pamuk'un yakın zamanda çıkacak yeni romanı bu silkelenmeyi gerçekleştirebilir.
22 Kasım 2014 Cumartesi
Modiano ve ''Önemsizleşen'' Nobel
Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan 69 yaşındaki Fransız öykücü Patrick Modiano oldu. Kabul etmek gerek, bu ödül hepimiz için sürpriz oldu! Bizim ya da dünyanın geri kalan kısmının yakından tanıdığı bir yazar değildi, ancak ödüle şaşırmamızın sebebi yalnızca bilinmeyene karşı takındığımız önemsemez ve biraz da kibirli tavır değildi. Çünkü Modiano, ödül üzerine açılan bahislerde de üzerine en az şans tanınan kişiydi, ancak bir şekilde aradan sıyrılıp ödüle uzanmayı başardı.
Modiano ödülü kazandıktan sonra, hakkında konuşabilme cüretini kendimde bulabilmek için hemen sahaflara koştum ve ''tozlu raflar arasında'' bulabildiğim doksan üç baskılı iki Modiano kitabını da aldım. ''Bir Sirk Geçiyor'' ve ''Yıkıntı Çiçekleri'' ismindeki bu iki kitap, bu süreçte okuduğum Modiano kitapları oldu. Muhtevasındaki hikayeleri genel anlamıyla beğendiğimi itiraf etmek zorundayım. Çarpıcı, kısa ama etkili, ''burjuvazinin gizli çekiciliğini'' yerden yere vuran öyküleriyle Modiano, entellektüel kişiliğini takdir ettiğim ve saygı duyduğum bir yazar olmayı başardı.
Ancak Nobel ödülünü kazanacak kadar büyük bir yazarla mı karşı karşıyayız? Üstelik bu ödül için yarıştığı adaylar arasında bu ödülü çoktan almış olması gereken ancak ''ne hikmetse'' bir türlü kendilerine sıra gelmeyen Murakami, Maalouf, Kundera gibi yazarlar da varken? Esas tartışılması gereken soru bu ve cevabı maalesef ki ''hayır.'' Peki ödül neden Modiano'ya gitti? Ayrıca geçen sene bu ödülü kazanan Kanadalı Alice Munro da bir hikayeciyken? Bunun iki cevabı var: Birincisi, Modiano'nun bir Fransız oluşunda saklı. Fransa Kültür Bakanlığı'nın yapmış olduğu lobi faaliyetlerinin bu ödüldeki etkisi yadsınamaz. İkinci cevabıysa, bırakalım bir Nobel Komite Üyesi versin: ''Çünkü öbür yazarlar fazla ünlü.'' Nobel'in içler acısı halini özetleyen bir cümle!
Bundan yirmi yıl önceye kadar Boris Posternak'a, Hermann Hesse'ye, Andre Gide'e verilen bu ödülün, Alice Munro, Tomas Tranströmer ve Patrick Modiano gibilerine kalmasına elden ancak üzülmek gelir!
26 Ağustos 2014 Salı
O Yazmasaydı Biz Çıldıracaktık : Sait Faik Abasıyanık
Ortaöğretim'e geçen her lise talebesinin edebiyat müfredatında karşılaştığı ve hakikatinde hiçbir şey bilmediği onlarca değerli yazarımızdan birisidir Sait Faik; ancak öykücülüğümüze verdiği nefesle birçoğundan daha önemli bir mevkiidedir. Küçük insanı, balık mavnalarını, kayıkçı ihtiyarları, kasabı, manavı, bakkalı ve onların küçük dertlerini anlatır hiç kimsenin başaramayacağı bir yalınlık ve üstünlükle. Üstelik bunu yapabilmek için onlardan birisi olması gerekmez, çünkü hüsnüniyet ve güzel adam olma hali, çalakalem yazdığı birçok öyküsüne dahi hayat öpücüğü katmıştır. Edebiyatımızın hırçın çocuğudur. Delifişektir, atılgandır, heyecanlıdır. Ama bütün bunların ötesinde büyük bir olgunluğu ve sıkılganlığı da vardır. Günlerden birinde, onuruna düzenlenen bir gecede, ona verilecek ödülün duyurulması sırasında, salon alkış ve tebrik sesleriyle inlerken o, utancından koltuğunda kaykılmış, neredeyse yerle bitişik bir konuma gelmiştir.Sonunda alkışlar dinip seyirciler yerlerine oturduğu vakit o, büyük bir alçakgönüllülükle sahneye çıkmış ve sadece teşekkür etmekle yetinmiştir. Bu onun egosunun ya da kendisini büyük görmesinin değil, utancının ve sıkılganlığının ispatıdır. En yakın dostu Orhan Veli'dir. Yaşar Kemal'le, Oktay Rifat'le, Rıfat Ilgaz'la arkadaşlık eder. Hali vakti yerindedir, ancak o kadar har vurup harman savurur ki, hastalanıp yatağa düştüğünde, tedavi masraflarını ödeyecek gücü kalmaz. Buna rağmen isyanı parasızlığına değil, yaşamaktan büyük keyif aldığı bu hayatın, tenden bu kadar erken yaşta çıkacak olmasınadır.
O her zaman güzel yaşadı. Parası varsa dostlarını en güzel otellerde ağırlardı, parası yoksa da evsizlerle birlikte Karaköy'deki banklara sığınırdı. Vapur seyahatlerinde genç kızlarla flört ederdi. Kahvaltının tadını simit ve çayda buldu, bir de yanına peynir olsa, tadından yenmezdi. Annesini çok severdi, onun gözüne girmek ve kendisini ona beğendirebilmek için yapmayacağı hiçbir şey yoktu. Yazarlıktan kazandığı ilk parasıyla annesine hediye aldı. Hayata karşı hep gülümsedi, hayat ona pek gülmese bile. Olsundu, hayat uzundu, yaşamak gerekti. Bir gün acı haberi aldı. Siroz olmuştu, sıkı bir perhiz yapmalı ve hastaneye yatmalıydı. Önce doktorunu dinledi, tuzsuz peynire, şekersiz çaya eyvallah dedi. Ama bu sıkı hastane yaşamına, üç ay dayanabildi. ''Doktor'' dedi, ''kurtulacak mıyım?'' Doktor gerçekçiydi, her şey iyi gitse bile, umut çok azdı. ''O zaman gidiyorum.'' dedi Sait Faik. Mademki ölecekti, o zaman son zamanlarını da güzel geçirmeliydi, ucunda acı içinde kıvranmak olsa da. Nitekim öyle yaptı, uzun süre dayanmaya çalıştı, içkiyi rakıyı bırakmadı, bilakis daha da çok içti. Ama ölüm onu pençesine almıştı bile.Ölüm bir 1954 günü, o yılın en acı, en soğuk günlerinde, onu en sevmediği yerde, bir hastane koğuşunda, yapayalnız ve acılar içinde kıvranırken, onu hayat ağacından koparıp aldı.
Sait Faik, bir ada insanıydı, Burgaz'lıydı. Adaya aşıktı, yaşamın lezzetini orada buluyordu. Sakarya'da doğup büyümüş, lise tedrisatı için İstanbul Erkek Lisesi'ne yazılmıştı. Burada, öğretmeninin koltuğuna toplu iğne koyup onun kıçına tarif edilemez acılar yaşattığı için aldığı disiplin cezası nedeniyle fazla tutunamadı ve ortaöğrenimini Bursa'da tamamlamak zorunda kaldı. Bir süre Darülfünun'da Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Sırf babacığının gönlünü yapmak için, iktisat öğrenimi görmeye İsviçre'ye gitti. Halbuki onun asıl amacı güzel kızlarla bir arada olmaktı sadece. Lozan'da da pek tutunamayan Sait Faik, oradan Fransa'ya geçti ve bir süre orada ikamet etti. Dört yıl boyunca orada kaldıktan sonra İstanbul'a döndü ve kısa bir süre bir yetim mektebinde türkçe öğretmenliği yaptı. Bu sırada, ilk öykülerini yazmaya başlamıştı. Babasının kapalı çarşı'da açtığı tahıl dükkanını yönetmesi için yaptığı müthiş ısrarlara dayanamayarak oranın başına geçti, ancak kaderin bir cilvesiyle orada da muvaffak olamadı.
Sait Faik, tanrının ona verdiği mesajı almıştı, önünde tek bir yol vardı. O yola girmek ve devam etmek istiyordu, ancak babasından çekiniyordu. Babasını 1939'da kaybetti, nur içinde yatsın. Bu acı kaybın ardından, kararını verdi, artık tamamiyle öykü yazmaya odaklanacaktı.
Neden öykü yazdığını soran bir dostuna, ''Yazmasaydım çıldıracaktım!'' cevabını vermişti Sait Faik. Gerçekten de öyleydi, birbiri ardında hikaye kitaplarını yayınlamaya başladı. Babasının ölümünden kısa bir süre sonra, annesiyle birlikte Burgazada'ya taşınmışlardı. Buradaki insanlar, onun öykülerinin başkarakterleri oldular. Bunun izlerini en net şekilde, ''Stelyanos Hristopulos Gemisi''nde görmek mümkündür. İkinci Dünya Savaşı sırasında, kısa bir süre muhabirlik de yaptı, ancak bu macerada da muvaffakiyet sağlayamadı.
Sait Faik'in öykücülüğünü iki döneme ayırmak, sanıyorum ki yanlış olmaz. Birinci dönemi, 1936-1948 yılları arasındadır. Bu yıllarda yayınladığı eserleri Semaver(1936), Sarnıç(1939) ve Şahmerdan(1940) kesit öykücülüğünden çok uzakta olmamakla birlikte, olay hikayesine daha yakın tarzda kaleme aldığı yapıtlardı. Bu üç kitabın temel özelliği, yaşamın güzelliğini, işçilerin alın terini, küçük insanın küçük sorunlarını, lezzetli, keyifli ve de en önemlisi, umut dolu bir bakışla yansıtıyor olmasıydı. Sait Faik'in edebiyatındaki kırılmanın ilk işaretleri, 1944'te yayınladığı ''Medar-ı Maişet Motoru'' adlı ilk romanıyla gelmiştir. Bu romanında işlediği temalar ana hatlarıyla aynı olsa da, bu kez umut dolu dil, yerini hafif bir kaygıya bırakmıştır. Ancak edebiyatındaki esas kırılma, 1948 yılında yayınladığı Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla gerçekleşti. Bu kitap, öykülerinde bir içe dönüşün habercisiydi. Artık olay hikayeciliği geride kalmıştı, yeni öykülerinde durum hikayeciliği ön plana çıkıyordu. Ancak bunun ötesinde, karakterleri artık daha umutsuz, daha ayyaş ve daha sefildi.Kendi yaşamının gidişatına paralel olarak, hayatın aslında hiç de iyiye giden bir şey olmadığını, bilakis giderek kötüleştiğini anlayan Sait Faik, artık daha kötümser karakterler yaratmaya başlamıştı. Bu kitabın ardından sırasıyla çıkan Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı ve Son Kuşlar, bu kırılmayı iyice derinleştirdi ve tam anlamıyla Sait Faik'in edebi diline yerleşti. Karakterler giderek daha kötümser ve hayata karşı daha ketumdu. Hayat hala güzeldi ve yaşanılmayı bekleyen onlarca güzellik vardı, ancak anlaşılan artık Sait Faik'in bunları gerçekleştirmeye mecali kalmamıştı. Edebiyatındaki son kırılma, hastalığının da etkisiyle iyice kötümser bir havaya büründüğü sıralarda kaleme aldığı Alemdağ'da Var bir Yılan isimli kitabıdır ve bu da onun öykücülükteki başyapıtıdır. Artık kesit öykücülüğünün yanında, sürrealist bir dile bürünmüştü ve kalemi artık bilinçaltında gezmekteydi.(Bu yönüyle ''Alemdağ'da Var Bir Yılan'', Yusuf Atılgan'ı etkileyen kitapların başında gelmektedir.) ''Hişt, Hişt'' adlı öyküsü, onun yazdığı en müthiş öykü olmakla kalmıyor, aynı zamanda Sait Faik'in -hastalığının da etkisiyle- yaşadığı yıkımı da en derinden gösteriyordu. Sait Faik, bu kitabı yayınlandıktan sonra uzun süre yaşamadı ve 11 Mayıs günü, edebi olarak zirvedeyken yaşama veda etti. Geride ise, hayata gülen gözlerle bakan çok iyi öyküler bıraktı.
''Bir bahar günü Sait Faik ve Orhan Veli ile birlikte yaptığımız bir boğaz gezisini anımsıyorum. Üsküdar'dan Beykoz'a kadar her iskelede Sait beni sınava çekmişti: 'Şu iskeleyi anlatmak gerekse neresinden başlarsın?' Anadoluhisarı İskelesi'nin yanında küçük bir kahve vardır. 'Haydi' dedi, 'mademki hikayecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir, söyle bakalım.' Baktım üç dört kişi oturmuş, kağıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda birtakım basma resimler... İran şahının, Atatürk'le resmi falan... 'Bu resimleri belirtirim.' dedim. Kızdı birden, 'Ulan!' dedi, 'o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikaye o be?''
Oktay Akbal
Şair Dostlarım
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Sait Faik Abasıyanık Serisi
16 Ocak 2014 Perşembe
Kuyruklu Şiir / Orhan Veli Kanık
Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
14 Ekim 2013 Pazartesi
Sherlock Holmes Okumaları #2
Yılların eskitemediği, dehasıyla günümüz okurlarını bile etkilemeye devam eden Sherlock Holmes'ün, büyük hayranlarından birisiyim. Özellikle Michael Caine'li serilerini hatmetmiş ve son dönemde çekilen, dahi milyoner Tony Stark olarak görmeye alıştığımız Robert Downey Jr.'ın başarılı performansıyla perdeye yansıyan iki adet Sherlock Holmes filmini beğenmiş ve Benedict Cumberbatch ile Martin Freeman'lı dizisine de aşık olmuş birisi olarak söylüyorum bunu. Hal böyle olunca, eldeki bütün Holmes öykülerini okumaya çalışmak da kaçınılmaz oluyor. Daha önceden ikinci ve üçüncü kitaplara göz attığım bir inceleme yazısı yazmıştım. Şimdi serinin 4. ve 5. kitaplarıyla devam ediyoruz.
3. Sherlock Holmes - Gerçekler Kanıt İster
Serinin ilk kitabı ''Akıl Oyunlarının Gölgesinde'' den sonraki en sevdiğim öyküler bu kitapta toplanmıştı benim. Holmes ile Watson'ın arasındaki bağın ciddi şekilde sınandığı, yer yer kopma noktasına geldiği, ancak her ne olursa olsun en sonunda yine ne kadar sıkı dostlar olduklarını kanıtladıkları öykülerle doluydu. Ayrıca Sherlock Holmes'un siyasete en fazla bulaştığı öyküler de bu kitaptaydı belki de. Yazıldığı yıllardaki dünyanın -ve tabii ki İngiltere'nin- genel ruh hali ve siyasi karmaşıklığı, öykülerde kendisine çok net bir şekilde yer bulmuş. Öncelikle Sherlock, hiç olmadığı kadar siyasi erklerle yüz yüze geliyor. Daha önceden alışık olmadığımız şekilde, devlet adına birçok iş yapıyor. Ayrıca bir öyküde düpedüz casusluğa kalkışıyor! E tabi ciddiyeti yüksek konulardan, keyfi bol öyküler çıkıyor, okuyucuya da bunun tadını çıkartmak kalıyor sadece. Ama zaman zaman siyasi entrikalara ara verip çözümü imkansız gözüken sorunları çözmekle de uğraştırıyor Holmes'ü Conan Doyle. 'Bruce Partington Planları' böylesi bir öykü mesela. Bu öyküde, bir mühendisin planlarının çalınmasının yol açabileceği problemleri engellemek için yola çıkan Holmes ve Watson'ın öyküsünü kaleme alıyor Doyle. Bu öykü, kitaptaki favorilerimden de olup, yeni bir film projesinde de senaryoya uyarlanması en uygun öyküymüş gibi geldi bana.
Daha fazla uzatmiyim, ben bu kitabı çok beğendim. Daha fazla suya sabuna dokunan bir Holmes ve Watson ikilisi okumak istiyorsanız, bu kitaba bir göz atmanızda yarar var.
*Favori Öyküm: Kızıl Çember
4. Sherlock Holmes - Aklın Şüphesi Suçun Gerçeğidir
Bütün seçki içerisinde bana, ''Şüphe Asla Uyumaz''dan bile daha yavan geldi bu derleme açıkçası. Artık karakterden sıkıldığı her halinden belli olan Conan Doyle, bu kez dozu tutturamamış. Zekasıyla herkesi etkileyen Sherlock Holmes'ün, bu kitaptaki maceraları, maalesef ki çoğu kez yavanlıktan öteye geçememiş. Ancak okuyucuyu şaşırtmayı başardığı anlar da yok değil. O yüzden böyle dedim diye, kitabı hiç beğenmedim sanılmasın. Yalnızca daha önceki öykülerde bizleri hayran bırakan o parıltıyı aynı derecede göremedim ben, hepsi bu. Belki de bunda, 'Gerçekler Kanıt İster' gibi çok beğendiğim bir Sherlock Holmes macerasından sonra okumuş olmamın da bir etkisi olabilir, bilemiyorum. Ama yine de, ne olursa olsun, okumaya vakit ayırmaya değecek bir kitap, Sherlock Holmes'den bahsediyoruz sonuçta.
Bu kez daha sığ sularda gezen bir Sherlock Holmes görüyoruz. Geçen kitaptaki siyasi dokundurmalar ve gergin atmosfer, bu kitapta kendisine bir karşılık bulmuyor, daha çok ilk iki kitaptakine benzer bir atmosferle karşılaşıyoruz. Ancak öykülerin kurguları ve merak uyandırdıkları noktalar o kitaplardaki kadar başarılı değil. Yine de Holmes okumayı ve polisiyeyi seven herkesin şiddetle okuması gereken bir kitap, macera kitapları sevenler de beklediklerini bulabilir. Ama Sherlock Holmes'a başlayacak birisinin bu kitapla bu geniş dünyaya adım atması yanlış olabilir. Onun yerine serinin birinci ve dördüncü kitaplarını öneririm.
*Favori Öyküm: Sussex Vampiri
17 Ağustos 2013 Cumartesi
Mitolojik ve Alegorik bir eser olarak ''Silmarillion''
Silmarillion'u incelemeye devam... Daha önce bu eseri, Roman ve Kutsal Kitap olmak üzere iki farklı başlıkta incelemiştim. Bu yazı dizisindeki son durağımızda, bu eseri Alegorik yönleri ve mitolojik kökleriyle inceleyeceğim. Shall we begin?
İngilizlerin yüzyıllar boyunca kendilerine ait bir destanı olmamıştır. Her ne kadar bazı dilbilimciler, Beowulf ve Ejderha destanı ile bazı Kuzey Avrupa destanlarını İngiliz destanlarından kabul etseler de, gerçekte has bir ingiliz destanı yoktur. Bu destanları yetersiz bulan Tolkien de, bu boşluğu doldurmak için kolları sıvar...
Tolkien, Fin destanı Kalavela'nın büyük bir hayranıdır. O destandaki imgelemeleri ve kutsal metinlere olan göndermeleri çok yaratıcı ve büyüleyici bulur. Kendi destanını yaratmak için yola çıkarken de, model olarak aldığı arketip, Kalavela destanı olur.
Mitolojisini yaratırken, dil bilgisel olarak İngilizce'nin bütün sınırlarını zorlar Tolkien. Derler ki, Shakespeare'den sonra İngilizce'yi bu denli ustaca kullanan başka bir yazar daha var olmamıştır. Bugünden sadece 50-60 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, günümüzde üst düzey bir İngilizceyle bile okunduğunda anlaşılması zor olan dil bilgisi kalıpları ve anlamı bilinmeyen bir çok kelimeyle karşılaşılabilir.
![]() |
| Melkor ve Ungoliat |
Eru - İluvatar: Tanrı, Allah, Güneş, Yüce Varlık. Dünya üzerindeki tüm dinlerde, dünyayı yaratan ve yöneten kişi olarak gösterilen her şey. Meleklerin ve insanların yaratıcısı. Onlar üzerindeki mutlak güç sahibi.
Valar: Peygamberler. 12 kişi. Dünyayı Tanrının çocukları için hazır hale getirmek için önceden gidip yeryüzünü onlara hazır hale getirmekle uğraşan çobanlar. İnsanları ve elfleri İluvatar'ın yoluna sokmaya çalışan ve onları kötülüklere karşı uyaran bilge kişiler.
Manwe: En ulu Valar. Hristiyanlık, İslamiyet ve Yahudilik'teki tüm büyük peygamberleri simgeliyor. Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Hz. Musa olarak görmek mümkün. Ama yazarın Hristiyan olmasından dolayı, Hz. İsa'yı simgeliyor olması çok büyük bir olasılık.
Maiar: Valar kadar önemli ve bilge, ama Valar olmayan kişiler. Halife ya da Havarileri temsil ettikleri söylenebilir.
Melkor-Morgoth: Başlangıçta en ulu Valar'dan birisiyken, İluvatar'a isyan ederek düşkün hale gelen ve kötülüğün başı olan varlık. Şeytanı temsil ediyor. Şeytan da başlangıçta bir melekken, insanın yaratılışı sırasında Tanrı'ya başkaldırmış ve düşkün bir melek haline gelmiştir.
Elfler: Burada tam anlamıyla bir simgelemeden bahsedebilmek mümkün değil, çünkü melekler flu bir halde. Hem insanlara ait özellikleri var, hem de meleklere özgü bir yapıları. Ancak nefislerinin olmayışı, saf iyilikle dolu olmaları, ölümsüzlüğe sahip olmaları ve bilge kişilikleri sebebiyle, meleklere daha çok benzedikleri söylenebilir.
Tulkas: Ainur içerisindeki en güçlü Vala. Mitolojideki Helkür ve Aşil'i simgeliyor.
Ulmo: Deniz çobanı. Mitolojideki Denizlerin Tanrısı Poseidon'u simgeliyor.
Necromancer: Deccal.
Turin Turambar: Mitolojideki Sisifos efsanesinin bir temsili. Tıpkı onun gibi, Morgoth tarafından tarifi imkansız bir acıya ve sürekli tekrar eden davranışlara mahkum.
6 Ağustos 2013 Salı
En Sevdiğim Kitaplar
Blogu açtığımdan beri vardı kafamda böyle bir listeyle karşınıza çıkmak. Nasip kısmet işleri, bugüne denk düştü anca.
Kitaplarla içli dışlı olan herkesin vardır kendisine göre bir ''en iyiler'' listesi. Kimisi ''en sevdiklerini'' koyar bu listeye, kimisi objektif olarak ''en güzellerini''. Benim listem ikisinin bir karışımı gibi sanki. Çok sevdiğimden bu listede olanlar da var, okurken pek keyif almadığım, ama bitirdikten sonra beni uzunca bir süre düşündürenler de. Ama her halükarda, benim en iyilerim bunlar, öyle ya da böyle. Başlayalım.
1. Dava - Franz Kafka
En sevdiğim yazar Kafka'nın, en başarılı bulduğum eseri ''Dava'', bu listemde de ipi en önde göğüslüyor. Ortaya koyduğu sürreal ortam, rahatsız edici derecedeki gerçekçi bakışı, yarattığı atmosfer ve çok başarılı kalemiyle, kesinlikle çok çok çok başarılı bir eser Dava. Güncelliğini yayımlandığı günden beri hiç yitirmedi, yakın gelecekte de yitirecek gibi gözükmüyor. Gizemi hala çözülemedi, çok katmanlı alegorik yapısı sebebiyle, her çözülen imgelemi, yeni bir imgelemi doğuruyor, bu da, kitabı okuyanların hala keşfedecek çok şeyleri olduğu anlamına gelir. Şahsi olarak, okuduktan sonra Hukuk Fakültesi hayallerinden vazgeçmem çok kısa bir zaman dilimini almıştı. İkinci okumamda ise, Tanrı ile olan ilişkilerimizi işleyen yapısına hayran kaldım. Yakında çizgi romanını da elime almayı düşünüyorum, o okumadan sonra da birçok yeni şeyler keşfedeceğimden eminim. Kesinlikle okunması elzem kitapların başında geliyor, insanı anlamak, bireyi anlamak, devleti anlamak, hukuğu anlamak, yasayı anlamak, tanrıyı anlamak ve de en önemlisi, hayatın önemini anlamak için bir göz atmakta fayda var derim ben. Ayrıca Kafkaesk esintilerinin de Şato'yla birlikte en yoğun gözlemlenebildiği romandır Dava, belirtmeden geçmeyelim.
2. Yabancı - Albert Camus
Bu kitapla ilgili konuşulacak her şey konuşuldu, söylenecek her şey söylendi zaten. Tekrar tekrar söylenebilecek tek şey, kesinlikle kışkırtıcı ve anı derecede muazzam bir eser olduğu. Bireyin topluma yabancılaşmasını ve toplumsal normların altüst oluşunu bundan daha iyi ele alan bir eser yok kesinlikle. Camus, kesinlikle en başarılı gözlemini ortaya koyuyor bu romanında. (Romancı Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Veba'ya, düşünen Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Sisifos Söyleni'ne de bir göz atın.) Bir Arap'ı öldürdüğü için değil, annesinin cenazesinde gözyaşı dökmediği için cezaya mahkum edilen Meursault'un trajedisinde, toplumun çürük yapısına ayna tutar Camus. Toplumsal yapının yozlaşmışlığını ve insanı bir birey olarak değil bir meta olarak görüşünü de yansıtır eserine. Ayrıca milliyetçi olmayan bakışıyla da hümanist bir görüntü çizer: Meursault sadece o toprakların insanı değil, dünya üzerindeki herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı da olabilir, bunu hissettirir okuruna Camus. Çok başarılı bir toplumsal gözlemin çok başarılı bir ürünüdür, Camus'un da Sisifos Söyleni'yle birlikteki zirve noktasıdır ayrıca.
3. Suç ve Ceza - Dostoyevski
Dünya üzerinde üstadın bu başyapıtını okumayan kaldı mı? Raskolnikov'un düşüşünü ilmik ilmik dokuyuşundaki o ustalık, ruh halini kişiye yansıtmada gösterdiği beceri, mekan betimlemelerinin karakterler üzerindeki etkisini başarıyla ortaya koyduğu kalemiyle, belki de gelmiş geçmiş en ünlü metine imzasını koydu Dostoyevski. Dünyada kutsal kitaplardan ve Shakespeare'in piyeslerinden sonra en çok okunan metin ''Suç ve Ceza'', ve bunu da sonuna kadar hak ediyor. Rus edebiyatının ezelden beri büyük bir hayranıyım. Özellikle Gorki, Tolstoy ve Dostoyevski beni ayrı ayrı çok etkiliyorlar. Bu roman, Anna Karenina ile birlikte kesinlikle Rus Edebiyatının zirve noktasını temsil ediyor. Kaçımız Raskolnikov'un tefeci kadını öldürme konusundaki düşüncelerine katılmadık ki? Kaçımız Razumihin ile kardeş olmak istemedik? Kız kardeşinin fedakarlığına kaçımız üzülmedik? Sibirya günlerinde, kaçımız hüzün duymadık? Ahlakçı ya da değil, Suç ve Ceza kesinlikle bir psikoloji başyapıtıdır ve gelmiş geçmiş en sağlam kitaplardan da birisidir, benim listemde de üçüncü sıradan giriş yapmıştır.
4. Denemeler - Montaigne
Başucu kitabım! Öylesine söylemiyorum bunu, kelimenin tam anlamıyla öyle çünkü. Montaigne gibi müthiş bir filozofun hayat hakkındaki mülahazaları, günün her an, her saati elimin altındadır. Birazcık soluklanmak için dışarı mı çıktım, yanıma denemeleri alırım. Bir kahve molası mı verdim, iPhone'umdan denemeleri okumaya dalarım. Çünkü böylesi bir dehanın, hayat hakkındaki uzun uzadıya yaptığı düşünüşlerinin ardından ortaya koyduğu bu eseri, yaşamımızın her anında bize yardımcı olacak bir rehber kitap niteliği taşır. Bir kez okumak asla yetmez! Çünkü bu, bir kerede okunarak anlaşılabilecek bir eser değildir. Bazı bölümleri, gençlik dönemimize hitap eder, bazılarını anlamak için biraz daha olgunlaşmak gerekir, bazı bölümleri ise düpedüz yetişkinlere yöneliktir. İhtiyarlıkta ise, tüm hayatımızı gözler önüne sermemize ve belki de yaşamdaki misyonumuzu tam olarak anlayabilmemize olanak sağlar, o kadarını bilemiyorum. Ama her ne olursa olsun, herkesin okuması, üzerinde düşünmesi, tekrar okuması, özümsemesi, tekrar okuması ve üzerinde tartışması gereken bir eser ''Denemeler''. Bu yapıtın üzerine, Stefan Zweig gibi bir deneme üstadının Montaigne üzerine yazdığı deneme de okunursa, birçok şey yerli yerine oturacaktır diye düşünüyorum.
Blogdaki eserle ilgili yazım: Çok iyi bir kitap, çok ''Denemeler''
5. Silmarillion - J.R.R. Tolkien
Bu kitabı anlatmaya nereden başlamalı? Bir Kutsal Kitap olduğu konusunda anlaşmıştık önceden sizinle. Geçenlerde 2. kez hatim ettiğim bu büyük eser, en sevdiğim roman ayrıca. İngiltere'de adam akıllı bir mitolojik destanın olmamasına kafası atan Tolkien'in, İngilizlere destan armağanıdır bu. Arda evrenini yaratan İluvatar'ın, çocuklarına çobanlık etmesi için dünyaya gönderdiği Ainur'un ve isyan eden Vala eskisi Melkor'un (Morgoth) savaşının öyküsünü anlatır Silmarillion. Kitap içinde roman içinde öykü içinde destan gibi çok ilginç bir kurguya sahiptir. Dili hafiftir, ama karakter sayısı ve olay örgüsü son derece karmaşıktır, bu sebeple okuması biraz zordur, ama bitirdiğinizde, hemen tekrar okuma isteği yaratır insanda. Bu destanı son yazılarımda son derece ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım, o yüzden burada da detaya girmek istemiyorum, merak edenler Bir roman olarak ''Silmarillion'' ve Kutsal Kitap olarak ''Silmarillion'' adlı yazılarıma da bir göz atabilir. Bu destanı Mitolojik ve alegorik olarak inceleyeceğim son yazım da yakında blogda sizlerle olacak. :)
6. Baba - Mario Puzo
''Ona reddedemeyeceği bir teklif sunacağım.'', ''Dostlarını yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.'', ''Dostluk ve para zeytinyağı ve su gibidir.'', ''Ailesiyle vakit geçirmeyen bir adam gerçek bir adam değildir.'', ''Eli çantalı bir hırsız eli silahlı bir hırsızdan daha çok çalar.'', ''Para silahtır ama siyaset, tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir.'', ''Sakın bana masum olduğunu söyleme çünkü bu benim zekama hakarettir.'', ''En zengin insan, en güçlü arkadaşlara sahip olan insandır.'', ''Düşmanlarından nefret etme bu senin yargılama yetini etkiler.'', ''Kadınlar ve çocuklar dikkatsiz olabilir, ama erkekler dikkatli olmak zorundadır.'', ''Fredo... Sen benim abimsin ve seni severim. Ama sakın bir daha aileye karşı birisinin tarafını tutma! Sakın!'', ''Sicilya'da, kadınlar tabancadan bile tehlikelidir.'', ''Tüm bu işlerle Santino uğraşacak diye düşünürdüm. Ve Fredo. Fredo da iyi olurdu. Ama senin bulaşmanı asla istemedim. Tüm yaşamım boyunca hep çalıştım. Aileme bakmak için yaptığım işlerden dolayı özür dilemem. Ve, kodamanların tuttuğu iplerle oynatılan bir kukla olmayı reddettim her zaman. Kimseye özür borcum yok. Benim seçtiğim yol bu. Ama düşünüyorum da, sen yapabilirdin. Belki sen de o ipleri tutanlardan biri olabilirdin. Senatör Corleone, Vali Corleone falan...''
Gerçekten, bir şeyler söylemek gerekli mi?
7. Otomatik Portakal - Anthony Burgess
Hem film hem roman versiyonu efsane olan çok az yapıt vardır, Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) da bunlardan birisi. Hangisi daha büyük karar veremiyorum bir türlü, Stanley Kubrick'in başyapıtı mı, yoksa Anthony Burgess'in fast-food romanı mı?(Neden böyle dediğimi anlamak için Anthony Burgess'in Tuhaf Hikayesi'ne bir göz atmanızı tavsiye ederim.) Her ikisi de ayrı ayrı güzel olsa da, Burgess'in eseri çok az farkla önde geliyor benim için, tüm o klasik müzikler ve tabii ki üstad Beethoven'a rağmen. Bunun sebebi, ağır bir dili, hızlı bir kurguya yedirebilmeyi ve çok ağır sistem eleştirisi yapan ağır bir konuyu, ağırlığını kaybettirmeden rahatlıkla okutabilmeyi başarmasında sanırım. Ayrıca filmin sonundan daha etkileyici bulduğum romanın sonu da bunda bir nebze de olsa etkili. Yine de, Stanley üstada saygıda kusur etmek istemem, bilenler bilir zaten ona olan sevgi ve hayranlığımı. Okuması sarkastik bir keyif veren bir kitap bu, psikolojik olarak çok derin açıklamalara girişiyor, yarattığı dönemin ruhunu da okura birebir yansıtmayı başarıyor. Her yönüyle çok iyi, roman için oluşturulmuş argo dil de çok başarılı. Benim en iyi Kitaplar listemin de önemli bir parçası ayrıca.
Romanla ilgili yazım: Ağıt, Günümüz Gençliği Üzerine ''Otomatik Portakal''
8. Hayvan Çiftliği - George Orwell
1984 için, Hayvan Çiftliği'nden daha iyidir derler. 1984'ü okumadım, o yüzden doğrudur, yanlıştır bilmiyorum, ama Hayvan Çiftliğinin ne denli büyük bir ''peri masalı'' olduğunu ve sesinin ne denli kuvvetli olduğunu pekala biliyorum. Orwell'ın sistem eleştirisi yaptığı bu alegorik eser, okuması son derece keyifli ve üzerinde düşünmesi de bir o denli yorucu bir masal. Her bir hayvanın, tarihten önemli bir kişiyi temsil ettiği kitapta, özellikle Napoleon = Stalin ön plana çıkan karakter oluyor. Orwell'ın Komünizm'den Faşizm'e geniş bir yelpazede sistem eleştirisine soyunduğu eserinde, ucundan kıyısından dokundurmadığı tek sistem Kapitalizm olarak kalıyor, ki geçen yıllarda ortaya çıkan ''Hayvan Çiftliği sipariş bir eser mi?'' ve ''Orwell Amerikan casusu muydu?'' sorularının ciddiyetini artıran bir unsur bu. Ancak öyle ya da böyle, bu sorular doğru da olsa yanlış da, anlattıklarından ve güncelliğinden bir şeyler yitirmeyecek bir eser bu, ancak anlamını yitirecektir şüphesiz ki.
Romanla ilgili yazım: Bir Peri Masalı ''Hayvan Çiftliği''
9.Çocuk Kalbi - Edmundo de Amicis
Çocukluğumun kitabı, ilk gençliğimin kitabı, hayatımın kitabı. Bana kitap okumayı sevdiren kitaptır bu. Daha henüz 2.sınıfa giderken, abimin öğretmeni öğrencilerine bu kitabı ödev vermiş, abim de kitap okumayı pek sevmeyen birisi olduğu için, bu kitabı aldığı gibi kitaplığın karanlık köşelerine fırlatmıştı. Ben de çocuk aklıyla, bu defterin kabını çok beğendiğimden, içinde ne olduğunu hep merak etmiştim, ama abimin kızacağı düşüncesiyle hiç açmamıştım. Sonunda merakım korkuma galip geldi ve o defterin kapağını kaldırdım, bir de ne göreyim, önümde kelimeler deryasından oluşan bir kitap duruyordu. Okumaya başlamamla kendimi bambaşka bir dünyada bulmam bir olmuştu. O günden sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.(Hüzünlü bir melodi)
Ama çocuklara hitap eden tarafı bir yana, yetişkinlere de söyleyecek çok sözü var Çocuk Kalbi'nin. Bir çocuğa iyilik yapmak istiyorsanız, ona Çocuk Kalbi'ni okutun, demiş bir düşünür. Ne de güzel söylemiş. Çocuklara bir şeyler öğretmek istiyorsanız, onlara Çocuk Kalbini okutun. Çocukları anlamak istiyorsanız, Çocuk Kalbini okuyun.
Kitaplarla içli dışlı olan herkesin vardır kendisine göre bir ''en iyiler'' listesi. Kimisi ''en sevdiklerini'' koyar bu listeye, kimisi objektif olarak ''en güzellerini''. Benim listem ikisinin bir karışımı gibi sanki. Çok sevdiğimden bu listede olanlar da var, okurken pek keyif almadığım, ama bitirdikten sonra beni uzunca bir süre düşündürenler de. Ama her halükarda, benim en iyilerim bunlar, öyle ya da böyle. Başlayalım.
1. Dava - Franz Kafka
En sevdiğim yazar Kafka'nın, en başarılı bulduğum eseri ''Dava'', bu listemde de ipi en önde göğüslüyor. Ortaya koyduğu sürreal ortam, rahatsız edici derecedeki gerçekçi bakışı, yarattığı atmosfer ve çok başarılı kalemiyle, kesinlikle çok çok çok başarılı bir eser Dava. Güncelliğini yayımlandığı günden beri hiç yitirmedi, yakın gelecekte de yitirecek gibi gözükmüyor. Gizemi hala çözülemedi, çok katmanlı alegorik yapısı sebebiyle, her çözülen imgelemi, yeni bir imgelemi doğuruyor, bu da, kitabı okuyanların hala keşfedecek çok şeyleri olduğu anlamına gelir. Şahsi olarak, okuduktan sonra Hukuk Fakültesi hayallerinden vazgeçmem çok kısa bir zaman dilimini almıştı. İkinci okumamda ise, Tanrı ile olan ilişkilerimizi işleyen yapısına hayran kaldım. Yakında çizgi romanını da elime almayı düşünüyorum, o okumadan sonra da birçok yeni şeyler keşfedeceğimden eminim. Kesinlikle okunması elzem kitapların başında geliyor, insanı anlamak, bireyi anlamak, devleti anlamak, hukuğu anlamak, yasayı anlamak, tanrıyı anlamak ve de en önemlisi, hayatın önemini anlamak için bir göz atmakta fayda var derim ben. Ayrıca Kafkaesk esintilerinin de Şato'yla birlikte en yoğun gözlemlenebildiği romandır Dava, belirtmeden geçmeyelim.
2. Yabancı - Albert Camus
Bu kitapla ilgili konuşulacak her şey konuşuldu, söylenecek her şey söylendi zaten. Tekrar tekrar söylenebilecek tek şey, kesinlikle kışkırtıcı ve anı derecede muazzam bir eser olduğu. Bireyin topluma yabancılaşmasını ve toplumsal normların altüst oluşunu bundan daha iyi ele alan bir eser yok kesinlikle. Camus, kesinlikle en başarılı gözlemini ortaya koyuyor bu romanında. (Romancı Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Veba'ya, düşünen Camus'un ulaşabileceği son noktayı görmek için 'Sisifos Söyleni'ne de bir göz atın.) Bir Arap'ı öldürdüğü için değil, annesinin cenazesinde gözyaşı dökmediği için cezaya mahkum edilen Meursault'un trajedisinde, toplumun çürük yapısına ayna tutar Camus. Toplumsal yapının yozlaşmışlığını ve insanı bir birey olarak değil bir meta olarak görüşünü de yansıtır eserine. Ayrıca milliyetçi olmayan bakışıyla da hümanist bir görüntü çizer: Meursault sadece o toprakların insanı değil, dünya üzerindeki herhangi bir ülkenin herhangi bir vatandaşı da olabilir, bunu hissettirir okuruna Camus. Çok başarılı bir toplumsal gözlemin çok başarılı bir ürünüdür, Camus'un da Sisifos Söyleni'yle birlikteki zirve noktasıdır ayrıca.
3. Suç ve Ceza - Dostoyevski
Dünya üzerinde üstadın bu başyapıtını okumayan kaldı mı? Raskolnikov'un düşüşünü ilmik ilmik dokuyuşundaki o ustalık, ruh halini kişiye yansıtmada gösterdiği beceri, mekan betimlemelerinin karakterler üzerindeki etkisini başarıyla ortaya koyduğu kalemiyle, belki de gelmiş geçmiş en ünlü metine imzasını koydu Dostoyevski. Dünyada kutsal kitaplardan ve Shakespeare'in piyeslerinden sonra en çok okunan metin ''Suç ve Ceza'', ve bunu da sonuna kadar hak ediyor. Rus edebiyatının ezelden beri büyük bir hayranıyım. Özellikle Gorki, Tolstoy ve Dostoyevski beni ayrı ayrı çok etkiliyorlar. Bu roman, Anna Karenina ile birlikte kesinlikle Rus Edebiyatının zirve noktasını temsil ediyor. Kaçımız Raskolnikov'un tefeci kadını öldürme konusundaki düşüncelerine katılmadık ki? Kaçımız Razumihin ile kardeş olmak istemedik? Kız kardeşinin fedakarlığına kaçımız üzülmedik? Sibirya günlerinde, kaçımız hüzün duymadık? Ahlakçı ya da değil, Suç ve Ceza kesinlikle bir psikoloji başyapıtıdır ve gelmiş geçmiş en sağlam kitaplardan da birisidir, benim listemde de üçüncü sıradan giriş yapmıştır.
4. Denemeler - Montaigne
Başucu kitabım! Öylesine söylemiyorum bunu, kelimenin tam anlamıyla öyle çünkü. Montaigne gibi müthiş bir filozofun hayat hakkındaki mülahazaları, günün her an, her saati elimin altındadır. Birazcık soluklanmak için dışarı mı çıktım, yanıma denemeleri alırım. Bir kahve molası mı verdim, iPhone'umdan denemeleri okumaya dalarım. Çünkü böylesi bir dehanın, hayat hakkındaki uzun uzadıya yaptığı düşünüşlerinin ardından ortaya koyduğu bu eseri, yaşamımızın her anında bize yardımcı olacak bir rehber kitap niteliği taşır. Bir kez okumak asla yetmez! Çünkü bu, bir kerede okunarak anlaşılabilecek bir eser değildir. Bazı bölümleri, gençlik dönemimize hitap eder, bazılarını anlamak için biraz daha olgunlaşmak gerekir, bazı bölümleri ise düpedüz yetişkinlere yöneliktir. İhtiyarlıkta ise, tüm hayatımızı gözler önüne sermemize ve belki de yaşamdaki misyonumuzu tam olarak anlayabilmemize olanak sağlar, o kadarını bilemiyorum. Ama her ne olursa olsun, herkesin okuması, üzerinde düşünmesi, tekrar okuması, özümsemesi, tekrar okuması ve üzerinde tartışması gereken bir eser ''Denemeler''. Bu yapıtın üzerine, Stefan Zweig gibi bir deneme üstadının Montaigne üzerine yazdığı deneme de okunursa, birçok şey yerli yerine oturacaktır diye düşünüyorum.
Blogdaki eserle ilgili yazım: Çok iyi bir kitap, çok ''Denemeler''
5. Silmarillion - J.R.R. Tolkien
Bu kitabı anlatmaya nereden başlamalı? Bir Kutsal Kitap olduğu konusunda anlaşmıştık önceden sizinle. Geçenlerde 2. kez hatim ettiğim bu büyük eser, en sevdiğim roman ayrıca. İngiltere'de adam akıllı bir mitolojik destanın olmamasına kafası atan Tolkien'in, İngilizlere destan armağanıdır bu. Arda evrenini yaratan İluvatar'ın, çocuklarına çobanlık etmesi için dünyaya gönderdiği Ainur'un ve isyan eden Vala eskisi Melkor'un (Morgoth) savaşının öyküsünü anlatır Silmarillion. Kitap içinde roman içinde öykü içinde destan gibi çok ilginç bir kurguya sahiptir. Dili hafiftir, ama karakter sayısı ve olay örgüsü son derece karmaşıktır, bu sebeple okuması biraz zordur, ama bitirdiğinizde, hemen tekrar okuma isteği yaratır insanda. Bu destanı son yazılarımda son derece ayrıntılı bir şekilde anlatmıştım, o yüzden burada da detaya girmek istemiyorum, merak edenler Bir roman olarak ''Silmarillion'' ve Kutsal Kitap olarak ''Silmarillion'' adlı yazılarıma da bir göz atabilir. Bu destanı Mitolojik ve alegorik olarak inceleyeceğim son yazım da yakında blogda sizlerle olacak. :)
6. Baba - Mario Puzo
''Ona reddedemeyeceği bir teklif sunacağım.'', ''Dostlarını yakın tut, düşmanlarını daha da yakın.'', ''Dostluk ve para zeytinyağı ve su gibidir.'', ''Ailesiyle vakit geçirmeyen bir adam gerçek bir adam değildir.'', ''Eli çantalı bir hırsız eli silahlı bir hırsızdan daha çok çalar.'', ''Para silahtır ama siyaset, tetiği ne zaman çekeceğini bilmektir.'', ''Sakın bana masum olduğunu söyleme çünkü bu benim zekama hakarettir.'', ''En zengin insan, en güçlü arkadaşlara sahip olan insandır.'', ''Düşmanlarından nefret etme bu senin yargılama yetini etkiler.'', ''Kadınlar ve çocuklar dikkatsiz olabilir, ama erkekler dikkatli olmak zorundadır.'', ''Fredo... Sen benim abimsin ve seni severim. Ama sakın bir daha aileye karşı birisinin tarafını tutma! Sakın!'', ''Sicilya'da, kadınlar tabancadan bile tehlikelidir.'', ''Tüm bu işlerle Santino uğraşacak diye düşünürdüm. Ve Fredo. Fredo da iyi olurdu. Ama senin bulaşmanı asla istemedim. Tüm yaşamım boyunca hep çalıştım. Aileme bakmak için yaptığım işlerden dolayı özür dilemem. Ve, kodamanların tuttuğu iplerle oynatılan bir kukla olmayı reddettim her zaman. Kimseye özür borcum yok. Benim seçtiğim yol bu. Ama düşünüyorum da, sen yapabilirdin. Belki sen de o ipleri tutanlardan biri olabilirdin. Senatör Corleone, Vali Corleone falan...''
Gerçekten, bir şeyler söylemek gerekli mi?
7. Otomatik Portakal - Anthony Burgess
Hem film hem roman versiyonu efsane olan çok az yapıt vardır, Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) da bunlardan birisi. Hangisi daha büyük karar veremiyorum bir türlü, Stanley Kubrick'in başyapıtı mı, yoksa Anthony Burgess'in fast-food romanı mı?(Neden böyle dediğimi anlamak için Anthony Burgess'in Tuhaf Hikayesi'ne bir göz atmanızı tavsiye ederim.) Her ikisi de ayrı ayrı güzel olsa da, Burgess'in eseri çok az farkla önde geliyor benim için, tüm o klasik müzikler ve tabii ki üstad Beethoven'a rağmen. Bunun sebebi, ağır bir dili, hızlı bir kurguya yedirebilmeyi ve çok ağır sistem eleştirisi yapan ağır bir konuyu, ağırlığını kaybettirmeden rahatlıkla okutabilmeyi başarmasında sanırım. Ayrıca filmin sonundan daha etkileyici bulduğum romanın sonu da bunda bir nebze de olsa etkili. Yine de, Stanley üstada saygıda kusur etmek istemem, bilenler bilir zaten ona olan sevgi ve hayranlığımı. Okuması sarkastik bir keyif veren bir kitap bu, psikolojik olarak çok derin açıklamalara girişiyor, yarattığı dönemin ruhunu da okura birebir yansıtmayı başarıyor. Her yönüyle çok iyi, roman için oluşturulmuş argo dil de çok başarılı. Benim en iyi Kitaplar listemin de önemli bir parçası ayrıca.
Romanla ilgili yazım: Ağıt, Günümüz Gençliği Üzerine ''Otomatik Portakal''
8. Hayvan Çiftliği - George Orwell
1984 için, Hayvan Çiftliği'nden daha iyidir derler. 1984'ü okumadım, o yüzden doğrudur, yanlıştır bilmiyorum, ama Hayvan Çiftliğinin ne denli büyük bir ''peri masalı'' olduğunu ve sesinin ne denli kuvvetli olduğunu pekala biliyorum. Orwell'ın sistem eleştirisi yaptığı bu alegorik eser, okuması son derece keyifli ve üzerinde düşünmesi de bir o denli yorucu bir masal. Her bir hayvanın, tarihten önemli bir kişiyi temsil ettiği kitapta, özellikle Napoleon = Stalin ön plana çıkan karakter oluyor. Orwell'ın Komünizm'den Faşizm'e geniş bir yelpazede sistem eleştirisine soyunduğu eserinde, ucundan kıyısından dokundurmadığı tek sistem Kapitalizm olarak kalıyor, ki geçen yıllarda ortaya çıkan ''Hayvan Çiftliği sipariş bir eser mi?'' ve ''Orwell Amerikan casusu muydu?'' sorularının ciddiyetini artıran bir unsur bu. Ancak öyle ya da böyle, bu sorular doğru da olsa yanlış da, anlattıklarından ve güncelliğinden bir şeyler yitirmeyecek bir eser bu, ancak anlamını yitirecektir şüphesiz ki.
Romanla ilgili yazım: Bir Peri Masalı ''Hayvan Çiftliği''
9.Çocuk Kalbi - Edmundo de Amicis
Çocukluğumun kitabı, ilk gençliğimin kitabı, hayatımın kitabı. Bana kitap okumayı sevdiren kitaptır bu. Daha henüz 2.sınıfa giderken, abimin öğretmeni öğrencilerine bu kitabı ödev vermiş, abim de kitap okumayı pek sevmeyen birisi olduğu için, bu kitabı aldığı gibi kitaplığın karanlık köşelerine fırlatmıştı. Ben de çocuk aklıyla, bu defterin kabını çok beğendiğimden, içinde ne olduğunu hep merak etmiştim, ama abimin kızacağı düşüncesiyle hiç açmamıştım. Sonunda merakım korkuma galip geldi ve o defterin kapağını kaldırdım, bir de ne göreyim, önümde kelimeler deryasından oluşan bir kitap duruyordu. Okumaya başlamamla kendimi bambaşka bir dünyada bulmam bir olmuştu. O günden sonra, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.(Hüzünlü bir melodi)
Ama çocuklara hitap eden tarafı bir yana, yetişkinlere de söyleyecek çok sözü var Çocuk Kalbi'nin. Bir çocuğa iyilik yapmak istiyorsanız, ona Çocuk Kalbi'ni okutun, demiş bir düşünür. Ne de güzel söylemiş. Çocuklara bir şeyler öğretmek istiyorsanız, onlara Çocuk Kalbini okutun. Çocukları anlamak istiyorsanız, Çocuk Kalbini okuyun.
31 Temmuz 2013 Çarşamba
Bir roman olarak ''Silmarillion''
Daha önce, Silmarillion'un bir Dünya'nın yaratılış destanını anlattığından bahsetmiştik. Ulu İluvatar'ın Yüce Arda'yı yaratışının hikayesine de ucundan kıyısından değindim. Peki, bu yaratılış öyküsü nereye bağlanıyor ve Güç Yüzüklerinin Öyküsü nasıl başlıyor, ya da daha doğru bir ifadeyle, Silmarillerin öyküsü nerede bitip, hobbitlerin ve yüzüğün öyküsü nerede başlıyor?
Silmarillion, çok komplike bir roman. Bu haliyle okunması da çok zor, kabul etmek gerekir ki. Dünya üzerindeki okuması en zorlayıcı metinlerden birisi kesinlikle, ki bu haliyle de tekniğinin kusurlu olduğunu belirtmek gerekir. Diyalogların düşük ve betimlemelerin çok olduğu bir öykü bu. Ayrıca çok büyük bir zaman dilimini kapsıyor. Zaman öncesinden, 1.Çağ, 2.Çağ ve 3.Çağ'ın tamamını kapsıyor zaman dilimi olarak. Ayrıca çok sayıda karakter bulunduruyor içinde. (Bu karakterleri ve simgeledikleri mitleri bir sonraki yazıda ele alıcaz. ;)) 680 küsur sayfalık romanın, son 60 sayfasının isimler sözlüğü olduğunu belirtmem, yeterli olur sanırım. Bu yüzden de, kişilerin bir çoğu havada kalıyor ve isimlerini öğrenmek bile başlı başına bir problem haline geliyor. Ancak kişileri öğrenmeyi becerebilseniz bile, ırkları karıştırmamanız çok zor. Hele hele, işin içine, Valar, Maiar ve Numenor da girince, karakter deryasından herhangi bir kişinin Eldar ırkının Numenor soyunun hangi boyundan olduğunu anlayabilmek neredeyse imkansız. Ancak buna rağmen, temel olarak öğrenmeniz gereken karakterleri öğrenme konusunda sıkıntı olmuyor, çünkü önemli kişilerin isimleri romanda çok sık geçtikleri için, sözlükten bir iki kez baktıktan sonra, akıla kazınıyor. (İluvatar, Manwe, Melkor, Morgoth, Ungoliath, Ingwe, Feanor, Elrond, Galadriel, Turin, Tuor, Hurin, Aule, Beren, Luthien, Earendil, Tulkas, Ulmo, Orome, Glorfindel, Glaurung, Sauron, Melian, vs. vs.) Ancak J.R.R.Tolkien'in en büyük başarılarından birisi de, burada yatıyor: Bu derece büyük bir karakter karmaşasını, inandırıcılığını bir kez bile sorgulatmadan okuyucusuna kabullendiriyor. Ayrıca, öyküde belki de sadece bir kez geçen bir elfin bile, arka planı ve kişilik özellikleri öyle güzel oturtulmuş ki, okuduğunuz bu hayali evrene inanmakta hiç zorlanmıyorsunuz. Uzun süre okuduktan sonra, kitaptan gerçek dünyaya döndüğünüzde, hangisinin gerçek olduğunu bile düşünebilirsiniz, şahsen çok sık yaşadım bu durumu.
Romanın içinde, 5 farklı öykü bulunuyor. En ön planda olan ve kitaba ismini veren öykü, Silmarillerin Öyküsü, yani Quenta Silmarillion. Bu öykü, önceki yazımda da bahsettiğim gibi, bilge bir elf olan Feanor'un, Orta Dünya'nın ışık kaynağı olan Valinor'daki Ulu Ağaçlardan(ne yalan söyliyim, ismi gelmedi şimdi aklıma. :) ) Silmariller yapması ve bunları düşmüş bir Valar olan Ulu Melkor'un çalmasıyla oluşan olayları anlatır ki, kitabın en can alıcı bölümleri de bunlardır. Bu bölümün içinde, kendi başına bile kitap olabilecek (ki bunlardan birisi zaten kitap olmuştur.) bir çok ''derkenar'' tadındaki öyküler de vardır ki, her birisi kendi alanında en usta eserlere taş çıkartacak denli başarılılardır. Benim açımdan bu bölümlerden en kalitelileri, ''Turambar Turin'e Dair'', ''Beren ve Luthien'e dair'', ''Earendil'in Yolculuğuna ve Gazap Savaşı'na Dair'' ve ''Tuor'a ve Gondolin'in yıkılışına Dair'' den oluşur. İçlerinden Turambar Turin'in öyküsü, 2006 yılında ''Hurin'in Çocukları'' ismiyle 300 küsur sayfalık bir roman olarak da ayrıyeten yayınlanmıştır ki, Silmarillion'dan önce onu okuduğum için, Silmarillion'u okurken bana çok büyük katkıları olmuştur. Bu öykülerden özellikle Beren ve Luthien'in öyküsü, en yürek burkan ve en acıklı, ayrıca en güzelidir. Sadece o kısacık bölüm bile, yalapşap aşk romanlarından kat be kat be kat üstün. Ayrıca Aragorn ve Arwen aşkından daha acıklı ve hüzünlü. Ayrıca bir dip not olarak, Tolkien ve eşinin mezar taşlarında Aragorn ve Arwern değil Beren ve Luthien yazdığını da belirtmek isterim.Silmarillion'un diğer parçaları, Ainulindale, Valaquenta, Numenor ve Güç Yüzüklerine Dair'den oluşur. Ainulindale'de, İluvatar ve Ainur'ın birlikte Orta Dünya'yı, Arda'yı ve Elf/İnsan ırklarını yaratışları anlatılır. Valaquenta'da, Valar ve Maiar ırklarının özellikleri tanıtılır ve 11 Valar ile birlikte bütün Ainur tek tek okura tanıtılır. Ayrıca öykünün kötüsü, Valar eskisi Melkor/Morgoth da bu bölümde okurun karşısına çıkar.
Numenor, Silmarillion'dan sonraki bir bölümdür. Silmarillion'la diğer iki kısım gibi bir göbek bağı olmamasına rağmen aynı evrende geçtikleri için külliyatı tamamlayıcı bir işlev görür. Bu kısımda, Valinor'da yaşayabilmek için isyan eden Numenor'ların (Elrond ve Arwen de bir Numenor'dur.) düşüşü ve Orta Dünya'ya sürülmeleri konu alınır. İçeriğinde sosyal mesajın en çok hissedildiği kısımdır ayrıca Numenor'un öyküsü.
Güç Yüzüklerinin Öyküsü, Orta Dünya'nın en anlamlı savaşlarından olsa da, en küçüklerinden biri aynı zamanda. Bu denli gözümüzde büyüttüğümüz bu öykünün, (bahsettiğim tarihsel anlamda bir öykü, yanlış anlaşılmasın.) aslında yapbozun sadece bir köşesini oluşturduğunu öğrenmek, gerçekten çok şaşırtıcı.Ancak ufuk açıcı ayrıca. Yüzüklerin Efendisi'nin ortaya koyduğu Sanayi eleştirisini bilmeyen yoktur, sağır sultan bile duydu artık. Silmarillion okunduğunda, bu tarz okumaların altları daha net doluyor, ve Yüzüklerin Efendisi çok daha fazla anlam kazanmış oluyor. Şahsi tavsiyem, ne kadar çok okumuş olursanız olun, Silmarillion'un ardından kısa bir süre sonra Yüzüklerin Efendisi'ni tekrar okumanız gerektiğidir. O halde birçok parça yerine daha doğru oturur ve ayrıca Silmarillion ile olan, hiç bilmediğiniz bağlar yüzünüzde gülümsemelere yol açabilir. (Shelob'un Ungoliath'ın soyundan gelmesi, Cücelerin Moria madenlerine olan bağlılığı, Elrond ve Galadriel'in bilgeliğinin kaynağı, Orman Elflerinin güvensiz yapıları, Elf-Cüce kavgasının kökeni, Ejderha Smaug'un atası, Minas Tirith'in yükselişi ve Minas Morgul'un çöküşü vs.) Şahsen ben de, en kısa zamanda Yüzüklerin Efendisi külliyatına, Hobbit'le birlikte tekrardan el atmayı ciddi olarak düşünüyorum.
Sonuç olarak, Silmarillion'un roman olarak teknik anlamda biraz kusurlu olduğundan bahsettim, ama Silmarillion'un bir kutsal kitap olduğu konusunda sizinle daha önceden anlaşmıştık zaten. Hiçbir Kutsal Kitapta diyalogların yer kaplamadığını göz önüne aldığımızda, Silmarillion'un durumu da hoşgörüyle karşılanır her halükarda. Ayrıca içinde barındırdığı müthiş ötesi öyküler ve kurguyla, bu teknik yapısıyla bile en üst düzey romanlar arasına çıkıyor rahatlıkla.
Tolkien, 1950'li senelerin bağnaz edebiyat çevrelerinde, böylesi fantezi ürünü eserlerle uğraştığı için, dostları tarafından çok aşağılanırmış. Hatta bir keresinde, cemiyet içerisinde bir dostu, kendisi hakkında ''o anca çocuk kitapları yazar.'' deme cüretini bile göstermiş. Yıl 2013, kendisine dil uzatanların isimleri dahi bilinmezken, çocuk kitaplarının üstadı başımızın üstünde. Toprağı bol olsun.
Rahat uyu üstad, sana dil uzatma cüreti gösterebilecekler henüz dünyaya gelmediler. Biliyoruz gittiğin yerlerde çok mutlusun, yanında Luthien'in var ne de olsa.
27 Temmuz 2013 Cumartesi
En iyi Kitap Kapağı Tasarımları (2)
En güzel Kitap Kapağı tasarımlarına yer verdiğim yazılardan devam... Daha önceki yazıda vermiştik birkaç şeyler. Şimdi devam ediyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














































